KURŞUN KALEM » Yazıyorum öyleyse varım
Ağu 232020
 

Telifsiz resim kaynağı: PxHere

Kürk Mantolu Madonna’nın Kürkü

Sabahattin Ali bugün yazsaydı eğer meşhur romanına Kürk mantolu Madonna ismini verir miydi ve yahut Kürk Mantolu Madonna günümüz insanı olsa kürk giyer miydi? Dünya durmaksızın dönerken, döndükçe dönerken, üzerindeki anaforun içinde dönenler, dönüşürken, değişirken, savrulurken, bir araya gelip toplanırken sonra yine savrulurken Kürk Mantolu Madonna’nın Kürkü de fildişi omuzlarından sıyrılıp uçar gider miydi? Hani kırk elli yıl sonra yazılmış olsa romanı Berlin’ de sanat galerisinde tablo değil de Paris defilelerinden birisinde kedi yürüyüşü yapan uzun bacaklı mankenlerden birisi mi olurdu yoksa kürk giyenleri protesto etmek için kendini podyuma atanlardan birisi mi?

Mesela bugün, fokların kafasına sopalarla vurarak öldüren avcıların hikayesini, sanki dünyanın en mükemmel macerasını yaşıyorlarmış gibi anlatan bir film yapılsa olay olur mu? Olur. Çevreciler, hayvan severler ayağa kalkar mı? Kalkar. Oysa var böyle bir film. Çok değil yetmiş sene önce yapılmış. Dünyanın sinema olan hemen her yerinde gösterilmiş. Zengin Rus kontesiyle yakışıklı fok avcısının (Gregory Peck- The World in his arms) romantik hikayesini ayıla bayıla seyretmiş insanlar. O gün adı romantizm olan meselenin adı bugün vahşet olmuş. Gregory Rus kontesi öpmüş, foklar da zaten altı üstü fokmuş.

Dünya hızla dönerken, döndükçe üzerindeki yükü ağırlaştıkça ağırlaşırken, sesler, sözler birbirine karışırken, her bir insan bir diğerinden çok farklı düşünürken nasıl oluyorsa oluyor, insanoğlu dün utandıklarını bugün onur kaynağı yapıyor ya da dün övündüklerinden bugün köşe bucak kaçıyor. İster istemez soruyor insan. Dünde miydi olmaması gereken yoksa bugünde mi? Dünya dönüyor, tarih ileri doğru gidiyor da insan oğlu nereye gidiyor? Bence Gregory yargılanmalı, elinde ne ödül varsa geri alınmalı. Öldü mü? Fark etmez, o zaman gıyabında yargılanmalı.

Eşitlik, özgürlük, cinsel tercihlere saygı. Eyvallah… Tamam da son günlerde adı sıkça anılan malum film ve dizi film kanalında gözlerimizi ayırmadan izlediğimiz o yapımların çoğunun geçtiği ülke, bilgisayar biliminin mucidi Alan Turing’i cinsel tercihi nedeniyle yargılayan ve hormon iğneleri olmaya mahkum eden aynı ülke değil mi? Siyahi ırkı hayvanlar gibi gemilere doldurup bir kıtadan diğerine taşıyan, alan, satan da insandı bugün kahrolsun ırkçılık diyen de. İşin daha garibi arada jenerasyon farkı da olsa aynı insanlardı.

Dünya durmaksızın dönerken, üzerinde girdaplar, helezonlar çektikçe çektiklerini dibine çekerken, dünün yanlışları bugünün doğrularına, dünün doğruları bugünün yanlışları haline dönüşürken kimdi fikrini değiştiren? Tanrı mıydı, insanlar mı? Vatikan cesetleri incelemek için kesip biçen Da Vinci’yi yakalasa parça pincik etmez miydi?  Ayıp olan binlerce yıldır ayıpken, günah olan binlerce yıldır günahken, yasak olan binlerce yıldır yasakken, günler aylar yıllar, su gibi akarken, sanki dün gibi beşikte hatırladığımız bebe boyumuzu aşarken değişen insan mıydı, inancı mıydı, inançsızlığı mı? Aslında ayıp diye, günah diye bir şey yok muydu? Nasıl konulurdu kurallar?

Biraz karışık oldu biliyorum. Çok da eğip bükmeye de gerek yok zaten. Hepimizin bildiği, farkında olduğu konular üzerine tarihe bir not da ben düşeyim istedim. Sonuç itibariyle dünya durmaksızın dönerken tarih boyunca birileri -ki hiç öyle gizli cemiyetler, gizemli örgütler teorilerine girmiyorum- o birileri işin kolayını bulmuş. Milyarlarca insan, milyarlarca beyin, mide, haz, istek…  Bir şekilde yönetilmeleri lazım. Çalıştırılmaları, kazançlarının önemli bir kısmının alınması lazım. Uyandırılmadan, yaşadıkları hayali gerçek sanarak idare edilmeleri lazım. O birileri ki daha uyanık, daha zeki ya da daha şanslı olan o birileri, kimi zaman inançlarını, kimi zaman inançsızlıklarını, kimi zaman hırslarını, isteklerini, hayallerini kullanmışlar insanların. Yönetmişler, yönetemedikleri yerde kırmış geçirmişler.

Bir denklemin birden fazla doğru çözümü olabilirse de doğru yolların aynı doğru sonucu vermesi gerekir ve yanlış bir mantıkla doğru sonuca gidemezsin ama dün iki kere iki dört ise de bugün sonuç beş. Çünkü o birileri öyle istedi. Hesabı onlar yaptı, sonucu onlar koydu. Değişmeyen tek şey değişimse de asıl mesele şu; ey insan oğlu nereye böyle?

Şimdi bir daha soralım; Kürk Mantolu Madonna günümüz insanı olsa kürk giyer miydi?

Tem 112020
 
Z Kuşağı

Telifsiz resim Kaynağı: Mabel Amber /Pixabay

Televizyondan duyar, gazetelerden kuşak çatışması diye okurduk ama o günlerde bu kuşak meselesinin Y’ sini Z’ sini henüz öğrenmemiştik. Gerçi biz de yeni bir kuşaktık ama adımız henüz konulmamıştı. Bir ara bunlar hamburger çocuğu diyenler olduysa da çok tutmadı, mizahi bir yaklaşımdan öteye gitmedi. Seksenler, doksanlar iki binler falan derken bugünlere geldik gelmesine ama kabul edin kuşaklar değişirken bizler de değiştik.

İlkokulu bitirip ortaokula başlamıştık. Bizim semtin şansına o sene aynı zamanda lise olarak kullanılan binada açılan orta okul düştü. Takım elbiseli kravatlı minik erkeklerin, çift örgülü kurdeleli kız öğrencilerin ergen tepişmeleri yapan kocaman abilerin abaların arasında koşuşturması ne kadar mantıklıydı bilmiyorum ama zaten çatık kaşlı, sert bakışlı askerlerin başta olduğu, ülkenin katı kurallarla yönetildiği, mantık aramanın anlamsız olduğu yıllardı.

Okulun bütün camları derslerde dışarı izlemeyelim, dikkatimiz dağılmasın kendimizi derse verelim, okuyalım da büyük adam olalım diye beyaza boyanmıştı. Her gün derse girmeden önce bahçede sınıflar halinde toplanır sıraya girerdik. Sonra liseli abilerin Napolyon adını taktıkları beden eğitimi öğretmeni okulun yüksek giriş merdiven duvarına tırmanır bütün okula kültür fizik hareketleri yaptırırdı. Üzerimizde okul formaları, tepemizde Eylül güneşi, çömelir kalkar, kol bacak açma hareketiyle zıplardık.  Sonra tek sıra halinde ilerleyerek öğretmenlerin önünden geçerek okul binasına doğru giderdik tabi denetime takılmazsak. Saçı uzun olan erkek öğrenciler, saçını çift örgü yapmayan kızlar anında ayrılır evlerine yollanırlardı. Beyaz çorap çok sakıncalıydı. Öğrenciler arasında deri kravat modası vardı ki en yanlışıydı. Her şey bir yana okulda öğretmenden dayak yemek çok da büyütülecek bir vaka değildi. Öğretmendi. Vurduğu yerde gül biterdi. Disipline verilmek diye bir olay vardı ki en büyük korkumuzdu.

Bütün bunları neden mi anlattım? Şu yüzden anlattım. Z kuşağı gündem oldu, siyasetçisinden bilim adamına herkes kendince bir şeyler söylüyor söylemesine de hemen hepsi uzaydan bir kuşak gelmiş de yeryüzüne bırakılmış gibi konuşuyor. Z kuşağı şöyle isyankâr, Z kuşağı böyle karşı koyar, şöyle özgüvenlidir, böyle istediğiniz yapar falan… Mesele gittikçe şehir efsanesine dönüşürken gözümüzden kaçan şu ki Z kuşağı dediğin kuşak senden, benden, bizden öğrendikleriyle büyüdü, senden bende ne gördüyse onu yapıyor.

En başta anlattığım Küçük Emrah arka fonlu orta okul anılarına dönelim. O günlere baktığımda öğretmenlerin neden elinde sopayla gezdiğini bugün biraz daha iyi anlıyorum. Zor yıllar atlatmışlardı. Fişlenmeden, hapse girmeden, meslekten atılmadan hayatta kalmayı başaranlar ya daha önce çok çektikleri abilerin ablaların acısını bizden çıkartıyorlardı ya da onlar gibi olmayalım diye tepemize vuruyorlardı. Yanlış anlaşılmasın. Günde üç posta dayak yerdik, bütün öğretmenler dayakçıydı gibi bir şey söylemiyorum. “Aman” derdi bir hocamız “Aman! İlerde üniversiteye gideceksiniz. Sonu “izm” le biten her türlü düşünceden uzak durun.”

Demek istediğim o günlerde çok aşırıya kaçmadığı sürece çocuğunuzun öğretmeninden dayak yemesi o kadar da kanıksanacak bir şey değildi. Şimdi bir düşünün. Öğretmeni okulda çocuğunuza fiske atsa ne yaparsanız. Fiskeyi bırakın yüksek sesle rencide edici sözler söylese? Arkadaşlarının önünde küçük düşürse? İçimizde ertesi gün soluğu okulda almayacak kaç kişi var? Öğretmene iki çift laf etmek şöyle dursun mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürecek anneler, adamın kafasını gözünü yaracak babalar olduğuna eminim. “Vayyy! Sen benim oğluma hee!..”

Yeni kuşak ki artık adı her ne kuşağıysa bizim baskın korumamız altında böyle büyüdü. Özgüvenli olsun, hakkını arasın, kendini ezdirmesin diyen bizdik. Kum havuzunda çocuğumuzun kova küreğiyle başka çocuklar oynadığında sinir olan da bizdik. Tabii ki paylaşmayı da öğrettik ama bir şartla o istediği sürece istemiyorsa asla. Galiba kendi yapamadıklarımızı yapsınlar, bizim yaşadıklarımızı yaşamasınlar istedik. Z kuşağı mı? O kuşağı biz büyüttük, biz eğittik.

Son söz olarak şunu belirteyim; biz de o kadar da ezik, özgüvensiz, yaralı çocuklar değildik. Bizim de kendi çapımızda vardı bildiğimiz bir şeyler. Biz kavganın, kargaşanın, patırtının gürültünün ortasında kendimizi koruyarak dolaşmayı öğrendik. Koruyamadığımız zamanlarda mikroba bağışıklık, darbeye direnç kazandık. Bu yeni kuşak kadar kırılgan, tahammülsüz değildik ve acı gerçek; cep telefonlarımız, tabletlerimiz falan yoktu ama Z kuşağından daha iyi, daha eğlenceli yaşadık.

Tem 122019
 

 

Buzağı

Resim kaynağı: pexels.com

Bütün bilgiler elimizin altındaydı. Bilgisayarlarımızda, cep telefonlarımızdaydı. Her dilde milyonlarca video, milyonlarca kitap, milyonlarca internet sitesi, dünyanın her yerinden hatta evrenin ulaşabildiğimiz en uzak köşesinden milyonlarca resim, ucu bucağı sonu olmayan her gün katlanarak artan bilgi, hepsi ve fazlası elimizin altındaydı. Eskiden devletlerin yıllarca uğraşıp yetiştirdikleri ajanlarla casuslarla,  ulaşmaya çalıştıkları bilgi artık on iki yaşındaki bir çocuğun elindeki telefondan bir dakika içinde ulaşabileceği mesafedeydi. Öğrenmek isteyeceğimiz her şey vardı ama yeni doğmuş sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir sorusunun cevabı yoktu.  Sıpa mıydı? Kuzu mu? Yok oğlak da olabilir… Öğrenmek için her şey varken en basit bilgi yoktu.

Eski TRT arşivlerinden yayınlanan halktan insanlarla röportaj görüntülerine rastlıyorum bazen. Gencinden yaşlısına, köylüsünden kentlisine verdikleri cevapların ciddiyetine, tane tane sözcüklerle kurdukları cümlelere hayran kalıyorum. Hani her tarafı kapalı bir kutuyu içini görmediğiniz halde elinize aldığınızda boş mu dolu mu anlarsanız ya işte o insanların konuşmalarında o ağırlığı hissediyorum. Sonra sosyal medyada dönen sokak röportajlarını görüyorum boş konuşmalar karşısında içim acıyor.

Televizyonun siyah beyaz ve tek kanallı olduğu hatta o kanalın da sadece akşamları yayın yaptığı o yıllarda galiba daha çok öğreniyorduk. Sınırlı saatler içerisine sıkıştırılan yayınlarda neler yoktu ki? Süre kısıtlıydı ama programlıydı. Haber bülteni, belgesel, sinema, açık oturum, dizi film, spor, müzik, sanat, eğlence saati daha aklınıza gelecek ne varsa hepsinin günleri ve saatleri belliydi. Her program özenle hazırlanır, her film, her belgesel özenle seçilirdi. Bugün sığırın yavrusunu bilmeyen kuşak Kaptan Kusto’yu bilmez mesela. James Dean ya da Elizabeth Taylor’u sorsan instagram da arar. Türk Sanat Müziği diye bir müzik türünden haberleri var mıdır acaba? Türk Halk Müziği, Türk Hafif müziği ya da Hafif Batı Müziği diye sorsam örnek gösteren kaç genç çıkar? Oysa biz her Pazar Günü izleyecek başka bir şey bulamadığımız için TRT’nin klasik müzik opera kuşağında Ravel’in Bolerosun’u dinlemiş, Sevil Berberi’nin köşedeki kadın kuaförü olmadığını öğrenmiştik. Belki sevmiştik belki sevmemiş, ne fark eder ki haberdar olmuştuk. Jhon Lennon’u da bilirdik Özay Gönlümü de. Dede Efendiyi da duymuştuk johan Sebastian Bach’ı da.

Dahası, televizyon olmayan yerde yine TRT radyosu vardı. Arkası yarın, “Efektler; Korkmaz Çakar”, Okul Bahçesi, Gecenin içinden…  Dükkanda, atölyede hatta gece başucumuzda. Çok daha meraklı olanlar düğmesini büküp cızırtılı sesler arasında Zagreb radyosunu, Sofya radyosunu, Moskova radyosunu, Arap radyolarını bulur, bilmedikleri dillerin, bilmedikleri şarkılarını dinlerlerdi.

On beş puanlık uzman sorularının sorulduğu yarışma programlarımız vardı mesela. Öyle çoktan seçmeli tahmin yarışmaları değildi onlar. Soruyu doğrudan öyle dümdük dayarlardı. Yarışmacılar, “1914 yılında doğan şair Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte Garip adı verilen yeni bir şiir akımının…” diye başlayan sorunun cevabını önlerindeki kartona yazıp Orhan Veli Kanık diyerek cevaplarlarsa ne alâ aksi takdirde mahcup bir ifadeyle “Yanıt yok” demeleri gerekirdi. Öyle yarı yarıya joker hakkımı kullanayım, arkadaşımı arayayım Google’ dan baksın, bana en yakın gelen “C şıkkı” falan yoktu. Bildin, bildin. Bilemedin o soru gitti.

Mahalle bakkalların çoğunun olmazsa olmazı gazete ve ekmekti. Sabahları gazete, ekmek, süt alma alışkanlığımız vardı mesela. Evine gazete girmeyen kişi berberde kahvehanede okurdu. Daha olmadı trende, otobüste kaçamak bakışlarla önündekinin, yanındakinin gazetesini okurdu. Yazı dizileri, seri hikayeler, çizgi romanlar için de alınırdı gazeteler ama asıl her gazetede ne diyecek acaba bu konuda diye merak edilen, yerinde ağır, sözü sağlam, bilgisiyle belgesiyle yazan, düşündüren baba köşe yazarları, başyazarlar vardı. Bugün hangimiz kaç köşe yazarını gösterebiliriz ki bu tanıma uyan? Bakalım bu konuda ne diyecek diye ertesi günkü yazısını beklediğimiz kaç yazar sayabiliriz?

Evet o yıllarda daha çok öğreniyorduk çünkü başka seçeneğimiz yoktu. Sonra biz büyüdük, internet denilen o harika icat çıktı. Bütün dünya elimizin altındaydı. Bütün bilgiler birkaç dakika hatta saniye uzağımızdaydı. Seçenekler sınırsızdı. Artık daha özgürdük, daha çok öğrenebilirdik oysa özgürleştikçe cahilleşiyorduk. Halbuki Avrupa Rönesans’la Avrupa olmuştu ve Rönesans’ın temelinde özgür düşünce vardı.

Sorunumuza dönersek; yeni doğmuş sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir?

Sığırcık olmasın?

Admitad 08.07.2020