Oca 212018
 

Biz aynı milyonlar, aynı yerlere basıp, daha önceki ayak izlerinin üstüne kendi ayak izlerimizi bıraktık. Aynı caddelerde aynı anda yürüdük. Aynı otobüse, aynı trene, aynı trenin aynı vagonuna aynı anda bindik. Birbirimizi umursamadık ama bir araya geldiğimiz o yerler kader yolculuklarımızın kesişim kümeleriydi. Oralardaydık, beraberdik, birbirlerimizin hayatlarından birer görüntü olarak geçip gittik.

Bazen kalabalık araçlarda gözgöze geldiğimiz insanlar oldu. Beğendiğimiz, beğendiğimiz için onunla ilgili onlarca hayali bir çırpıda aklımızdan geçirdiğimiz güzel insalar. Beğenmediklerimiz, haline güldüklerimiz, tavrına kızdıklarımız oldu. Her durakta azar azar eksildik, sanki o kısa zaman parçasını aynı yerde yaşamamışcasına, bir daha ömür boyu karşılaşmamak üzere ayrıldık.

Hastanelerde, resmi dairlerde, sabırsızlıkla sıranın bize gelmesini beklediğimiz uzun kuyruklarda mecburen beraberdik. Aslında başka yerlerde olmak istediğimiz halde ömrümüzden bir parçayı oralara vermek zorunda kaldığımız yerlerden arkamıza bakmadan uzaklaşıp, herbirimiz kendi yönlerimize dağıldık. Eğlendiğimiz, hoş vakitler geçirdiğimiz mekanlardan ayrılışımız da pek farklı değildi. Sinemalar, restoranlar, konserler…. Gördüğümüz yüzleri hafızamızın bir daha çıkaramayacağmız kadar derinliklerine atıp (buna unutmak diyoruz) bir daha hatırlamamak üzere evlerimize döndük.

Şimdi o insanlar neredeler? Sessiz sedasız, birlikte tek bir söz bile konuşmadığımız halde yaşam parçamın içinden geçen o yüzbinler. Kalabalık kaldırımda çarpıştığım adam, sigarama ateş istediğim bir başkası, benimle beraber aynı kaldırımda yürüyenler. Şehrin dörtbir yanından, memleketin uzak bir ilinden belki de çok uzaklardaki bir ülkeden gelip o kalabalık kesişim kümesi içinde, sınırlı bir zaman dilimini paylaştığım insanlar.

Kendi kader yolumun binlerce kesişim kümelerinden birisine kısacık sürelerde girip çıkan insanlardan birisiyle, kendi memleketimden binlerce kilometre uzakta yeniden karşılaştım. Yaklaşık üç yıl kalacağımızı öngördüğümüz Garabogaz’a geldiğimizin ilk haftasıydı. İşe alım mülakatı için gelmişti. İsmi hafızamda değil. Belki Leyli,  belki Aygözel, belki Maral, belki de Şeker… Televizyon dizi filmlerinden öğrendiği Türkçe’yi güzel konuşuyordu. Kısa bir süre Türkiye’de bulunmuş. “Nerede” diye sordum, “İstanbul’da”  “Neresinde?” “Yeşilköy’de”

Yeşilköy; doğup büyüdüğüm, ömrümün kırk yılını geçirdiğim memleketim. Bir arkadaşı ile bir kafede oturdukları bir Pazar gününü anlattı. Herkesçe bilinen meşhur mekan. Evimizin hemen yakınında. “Hatta” dedi “O gün orada festival vardı.” Hemen hatırladım. O yıllarda her yaz yapılan halk dansları festivaliydi bahsettiği. Farklı ülkelerden gelen ekipler hep beraber danslarını sergileyerek uzun cadde boyunca geçit yaparlardı. Arkadaşıyla birlikte  geçen ekipleri izlemişler, el çırpmışlardı. Hangi yıl olduğunu sordum, kafamın içerisindeki görüntülü zaman şeridini biraz gerilere sardım, kronolojiyi düzelttim ve yakaladım. Evet o gün aynı saatlerde orada olduğumu anladım. Nereden, nereye…  Dünya gerçekten küçükmüş dedik. Güldük geçtik.

Görüşme onun pek istediği gibi gitmedi. Şartlarda anlaşamadık, vedalaştık. Hayatımızdaki binlerce kesişim kümesine nereden nereye dediğimiz o anı da ekledik.

 

Ara 172017
 

Semiha sahneye çıktı. Bütün Türkiye’nin ve Avrupa’nın gözleri on yedi yaşındaki genç kızın üzerindeydi. Hiç heyecanlanmadı, sesi titremedi. Bir şarkı bundan daha güzel söylenemezdi ama derece vermek için dinleyenler, şarkının hemen başındaki flütün sesini tıpkı binlerce yıl öncesinden günümüze kadar gelen mitolojik hikayedeki Marsiyas’ın flütünü dinleyenler gibi sadece kulaklarını değil gönüllerini de kapatarak dinlemişlerdi.  Öyle ya Tanrı Apollon kaybedemezdi.

Efsanye göre Tanrıça Athena Büyük Menderes çayının kenarında bulunan uzun sazlardan birisinin üzerinde delikler açarak ilk flütü icad eder ve çalmak için diğer Olimposlu tanrıların şölenine katılır. Çalarken yüzünün aldığı şekille alay eden Hera ve Aphrodit’e kızarak flütü fırlatır atar ve onu bir daha çalacak olanın çok büyük bir cezaya çarptırılmasını diler.

Flüt her nasılsa dağlarda çobanlık yapan Marsiyas’ın eline geçer. Marsiyas’ın flütten çıkardığı sesler çok kısa sürede ün kazanır. Çobanın bu yeteneği Apollon’un kulağına gider. Lir çalmadaki ustalığı herkeçe bilinen Apollon kıskançlıktan deliye döner ve çobana meydan okur. Yapılacak yarışmada kazanan kaybedene istediği cezayı verecektir.

Zavallı çobanın meydan okumayı  kabul etmekten  başka çaresi yoktur. Firgya kralı Midas başkan olmak üzere üç kişilk jüri heyeti eşliğinde yarışma başlar. Apollon’un büyülü lirine karşı Marsiyas’ın flütü harikadır. Halk alkışlarla Marsiyas’a eşlik eder ama jürideki Midas haricindeki iki kişi taraflıdır. Midas adil davranır iki puan değerindeki oyunu çobana verir. Yarışma berabere sonuçlanır ama Apollon hiç kimsenin beklemediği birşey yaparak lirini ters çevirip çalmaya başlar. Zavallı çobanın flütünü tersten çalması imkansızdır. Bu saatten sonra Midas’ın da yapabileceği birşey yoktur. Çoban yenik sayılır. Midas adil olmasının bedelini kulaklarının eşek kulağına dönüştürülmesiyle öder. Marsiyas ise ölümle cezalandırılır.

Derece verenlerin Marsiyas ve Apollon arasındaki yarışmayı izleyenlerin yaptığı gibi kulakları ve yürekleri kapalı olarak dinledikleri Türkiyenin ilk defa katıldığı 20. Eurovisyon Şarkı Yarışması 1975 de Stockholm’de yapıldı. Rusyanın Hakim olduğu Demirperde Bloğu ile Avrupa ve Amerikanın arasındaki soğuk savaşın en bunaltıcı olduğu yıllardı. Çok kısa bir süre önce Türkiye garantör devlet olmanın verdiği haklılıkla “yapamazsınız, edemezsiniz” diyen Batılı ülkelerin gözlerinin içine baka baka Kıbrıs’a asker çıkartmıştı. Tepkiler kınamalar falan hepsi boştu. Hakkımızı kullanmıştık. Medeniyetlerinin temeli olarak Antik Yunan’ı kabul eden Avrupalıların ve dünyanın hakimi olma iddiasındaki Amerikalıların hiç beklemediği bir mağlubiyetti bu. Tabii ki ellerine geçen her fırsatta bu yaramaz çocuğu cezalandırmak isteyeceklerdi.

Semiha Yankı’yla katıldığımız ilk Eurovisyon Şarkı Yarışmasının yurtiçi elemeleri sancılı olmuştu. Sonuçta Cici Kızların “Delisin” isimli şarkısıyla Semiha Yankı’nın seslendirdiği  “Seninle bir dakika” finalde aynı puanı alarak birinciliği paylaştı. Çekilen kura sonucunda Semiha Yankı yarışmayaya gitmeye hak kazandı. Yarışma gecesi sıra Semiha’ya geldi. Timur Selçuk ilk komutunu verdi orkestra çalmaya başladı. Semiha’nın üzerinde yerlere kadar uzanan tek parça bir elbise vardı ki sonradan bunun Rus köylü kadınlarının giydiği geleneksel kıyafete çok ama çok benzediği ortaya çıktı. Kimbilir yıllarca süren soğuk savaş döneminde Batılı ülkelerle Demirperde İttifakı arasında sıkışıp kalmış güzel ülkemin  yetkilileri sonucunu çoktan tahmin ettikleri yarışmada Batı’ya  “Bakın size yakın olmaya çalışıyoruz ama çok da fazla üzerimize gelmeyin. Rusya’ya da çok uzak değiliz” mesajı vermek istemişlerdi.

Yarışma bitti. Sadece Monaco üç puan verdi. Sonuncu olmuştuk. Sonraki on yıllarda Eurovisyon Şarkı Yarışmalarındaki oylama sürecinin adil olmadığı, siyasetin gölgesinde kaldığı hep tartışıldı durdu. En ilginciyse 2003 yılında Eurovisyon komitesi tarafından yapılan değerlendirme oldu. “Seninle bir dakika” komite tarafından yarışmaya katılan gelmiş geçmiş bütün şarkılar arasında en başarılı yirmi eserden birisi olarak gösterildi. Popüler video kanallarında girdiğinizde şarkının bugün bile ne kadar çok sevildiğini, altındaki yorumları okuduğunuzda tek kelime bile Türkçe bilmeyen yabancı dinleyicilerin yaptıkları övgü dolu yorumları göreceksiniz.

Ara 052017
 

downloadDuymak istediklerimi bir türlü duyamıyorum. Onlar da biliyorlar aslında ama inatla, ısrarla, inatlarında ısrarla söylemek istemiyorlar çünkü kavga etmek çok daha işlerine geliyor. Ne bileyim bir tanesi bile çıkıp “İşte bizim çılgın değil sizi seviçten çıldırtacak projemiz bu. Üzülmeyin Dünya Kupası finallerine gidemedik diye, bir sonraki Dünya Kupası bizim olacak” demiyor.

Oysa ne güzel günlerimiz vardı bizim. Futbol sahalarında kazanılan her maç sonrasında Viyana’yı fethetmişcesine sevinerek sokaklara dökülürdük. Hepimizin dini, dili, rengi aynı olurdu. Bilemedim, sokaklara dökülmemiz miydi onları rahatsız eden?

Sadece futbol mu? Nerede o eski olimpiyatlar? Naim yumruğunu salladığında gözlerimizden sevinç gözyaşlarının döküldüğü o günler. İşte bununla ilgili birşeyler duymak istiyorum. “Desinler ki; Ey benim güzel halkım. Seksen milyonluk ülkeye hele ki bu kadar yetenekli, delikanlı genci olan bu büyük ülkeye yakışmıyor bu durum. O olimpiyat denilen müsabakalar silsilesinde  tulum çıkartmazsak, altın madalyaları elma armut gibi toplamazsak….” Benzer sözleri duyabilirim ümidiyle her söylediklerini dikkatle dinliyorum; tık yok.

Evet spor bizi birleştirsin. Sanki kabahatmiş gibi sakladığımız zenginliğimiz olan farklılıklarımızı unuttursun peki ya karnımız nasıl doyacak? Mesela bir tanesi çıkıp şöyle desin; “Ey vatandaş! Üç tarafın denizle çevrili. Aslında bir yarım adada yaşıyorsun yaşamasına da balık için hamsiyi bekliyorsun. Denizin kralı lüfer sene de kaç kere geliyor sofrana? Peki ya kırlangıç balığı çorbası? Çorbayı bir kenara bırak hayatında kırlangıç balığı gördün mü hiç? Göremezsin çünkü onu da tükettik. Biz bu ülkeyi en zengin derya deniz ülkesi yapacağız.” Yok. Denizler ülkesinde denizle ilgili tek bir söz yok.

Şehirler beton binalarla dolacak, ormanlar yanacak, su kaynaklarımız tükenecek ve istisnasız olarak her birisinin çılgın projesi, yol, köprü, tünel yapmak olacak. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp da “Yaz turizmi, kış turizmi, ilkbahar, sonbahar turizmi, kültür turizmi, doğa turizmi daha ne kadar turizm çeşidi varsa alayı bu ülkede yapılır kardeşim. Bütün dünya bu güzellikleri görmek için buraya akacak” demeyecek.

Yine de duymak istediklerimi duyabilmek özlemiyle izlemeye devam edeceğim. Çok da fazla birşey  değil aslında istediğim. Birisi çıkıp da kavgadan dövüşten gayrı diğerlerinin söylemediği farklı birşey söylesin, yalan da olsa söylesin istiyorum. Güzel ülkem için biraz ümit istiyorum, hepsi bu aslında.

May 132017
 

image001342Beni üç defa öldürdüler. Üç el üst üste. Bana duydukları saygı ve nezaketin icabı o kadar ileri gideceklerini aklıma bile getirmemiştim aslında ama acı gerçek bu; beni öldürdüler, üç defa öldürdüler, üçünde de çok şaşırdım.

Takım çalışması, ekip ruhu, motivasyon için değil sadece canımız güzel yemek istediği için toplanmıştık. Kağıdın mürekkebin havada uçuştuğu küçük ofisimin o günden sonra birdenbire sevimsiz bulduğum sevimli çalışanları beni işte o gece öldürdüler. Yemeğimizi yedik. Çaylarımızı, kahvelerimizi içtik. Hadi oyun oynayalım dedi içlerinden birisi.

Onlar oyuna her ne kadar Mafya adı vermiş olsalar da benim verdiğim isimle “Katili bul oynadık.” Kolaydı. Bir kişi sunucu olup her birimize kura çektiriyordu. Bir kişi katil oluyordu, bir kişi şerif, bir kişi doktor diğerleri kasaba sakini.  Sonra sunucu sesleniyordu;

“Gece oldu! Kasaba uyudu..”

Katil kurasını çeken kişi ve sunucu dışında herkes gözlerini kapatıyordu ve katil kendisine bir kurban seçiyordu.

Doktor ve şerifle ilgili komutlardan sonra sunucu tekrar sesleniyordu;

“Sabah oldu. Kasaba uyandı.”

Sonra kimin öldüğünü söylüyordu. İçimizden birisi katildi ama kim? Hep beraber katili arıyorduk. İşte sonraki ellerde beni öldürmelerine neden olacak stratejik hatayı o zaman yaptım. Yaşça hepsinden büyüktüm. Ayrıca onların şefiydim. Benden çekiniyorlardı. Her birisinin karşısına geçip gözlerimi gözlerinin içine dikip sert bir sesle soruyordum;

“Katil sen misin?”

Gözlerini kaçıranlar olağan şüpheliydi. Kekeleyenler, muzipçe gülümseyerek “Hayır ben değilim” diyenler…

İki el oynadık. İkisinde de katili buldum. Üçüncü elde içlerinden en sevdiğim beni öldürdü. Şaşırdım. Ve sonraki iki el yine ben öldüm, oyunun dışında kaldım. Gözlerinin içine bakıp bakıp, katil sen misin diye soramadım.

Bütün gece kafama takıldı düşündüm durdum. Neden öldürdüler beni? Hem de üç kere üst üste. Sevmedikleri için mi? Bir mesaj var mıydı bu cinayetlerin altında acaba? Oyunla gerçek hayat arasında bir bağlantı kurmalı mıydım bilemedim. Kızmalı mıydım yoksa gülüp geçmeli mi?

Beni üç defa öldürdüler. Üç el üst üste.

Kas 272016
 
Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır

Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır..

Kış, isminin hakkını versin, dehşetli güzel bir kış olsun, çok kar yağsın istiyorum. İstediğim kış, isin pusun birbirine karıştığı, şehrin koyu bir gündüz karanlığı altında kaldığı, karın yağmurla karışarak yağdığı bir kış değil. Kar öyle bir yağsın ki her biri bir yaprak büyüklüğünde olan her kar tanesi ayrı bir meleğin kanadına takılmışçasına, sokak lambalarının sarı ışığı altında döne döne düşsün yere. Yollar, arabalar, ağaçlar da kırmızı kiremitli damlar gibi kalın bembeyaz bir örtünün altında kalsın.

Biten sonbahar yaklaşmakta olan zor günlerin habercisidir çoğu zaman. Salgın hastalık virüsü trenlerde, otobüslerde, kapalı mekânlarda kol gezer. Oysa ben taşların altında yuvalanmış börtü böcekten, saçak altına sığınan serçe kuşuna, serçe kuşundan insana varana dek her canlının mutlu olduğu, üşümediği bir kış hayal ediyorum. Bu kış öyle bir kış olacak ki çocukların tek ağlama nedeni saatlerce kartopu oynadıktan sonra buza kesmiş parmaklarının, sıcağa çarpınca sızlamasından olacak. Odun, kömür, doğalgaz derdi yok bu kışta çünkü üşümek de yok.

Bu kış keyfini sürmek içindir artık önümüzde. Pencerenin ardında, kalorifer peteğinin hemen yanı başında otururken,  çayını yudumlayarak dışarıda yağan karı izlemekten çok daha keyiflisi, ayaklarının altında gıcırdayan karın üzerinde sevgi emektarınla birlikte ele ele yürüdükten sonra, camları, duvarları hatta masaları buhar altında kalmış küçük bir lokantada işkembe çorbasını pul biberle kırmızıya boyamaktır. Bozacı dükkânındaki mermer tezgaha dirseklerini dayayarak salep, tarçın, zencefil kokusunu burnuna çekmektir.

İnsan hayatını mevsimlere bölüp, kışı saçlara akların düşeceği, hareketlerin ağırlaşacağı, nefeslerin daralacağı ihtiyarlık günlerine benzetenlere inat mutlu bir kıştır bu kış.  Ne kadar da işin kolayına kaçan, biçimsiz bir benzetmedir o. Öyle ya çok kar yağacak, ömrümüzün son günlerini öksürük, tıksırık, tansiyon, şeker korkusuyla yorganımızın altından çıkmadan, evimizde geçireceğiz. Oysa mutluluğu bahara verenler için ne büyük yanılgıdır bu! En büyük hataların yapıldığı, kalp çarpıntısının dinmediği, heyecanla geçen, yorucu bir mevsimdir bahar.   Yaz ise nispeten çalışmakla, gençlikte yapılan hataları telafi etmekle geçer gider. Kışa en yakın mevsimse sonbahardır. Sonbahar hasat zamanı, sonbahar bağ bozumu, sonbahar kışa hazırlıktır hiç olmazsa.

Bu kış uzunca bir tatilin başladığı, konserve, komposto, pekmez, reçel tadında anıların soframızdan eksik olmadığı bir kıştır artık. İlkbahar, yaz, sonbahar güzel geçtiyse kış da güzel geçecektir.

Kış, isminin hakkını versin, dehşetli bir kış olsun istiyorum. Kimsenin üşümediği, hataların, kusurların, günahların, pişmanlıkların bembeyaz bir örtünün altında kaldığı, kızak, kartopu, kardan adam sevinçlerinin yaşandığı muhteşem bir kış… Sonrası mı? Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır.