KURŞUN KALEM » Yazıyorum öyleyse varım
Tem 112020
 
Z Kuşağı

Telifsiz resim Kaynağı: Mabel Amber /Pixabay

Televizyondan duyar, gazetelerden kuşak çatışması diye okurduk ama o günlerde bu kuşak meselesinin Y’ sini Z’ sini henüz öğrenmemiştik. Gerçi biz de yeni bir kuşaktık ama adımız henüz konulmamıştı. Bir ara bunlar hamburger çocuğu diyenler olduysa da çok tutmadı, mizahi bir yaklaşımdan öteye gitmedi. Seksenler, doksanlar iki binler falan derken bugünlere geldik gelmesine ama kabul edin kuşaklar değişirken bizler de değiştik.

İlkokulu bitirip ortaokula başlamıştık. Bizim semtin şansına o sene aynı zamanda lise olarak kullanılan binada açılan orta okul düştü. Takım elbiseli kravatlı minik erkeklerin, çift örgülü kurdeleli kız öğrencilerin ergen tepişmeleri yapan kocaman abilerin abaların arasında koşuşturması ne kadar mantıklıydı bilmiyorum ama zaten çatık kaşlı, sert bakışlı askerlerin başta olduğu, ülkenin katı kurallarla yönetildiği, mantık aramanın anlamsız olduğu yıllardı.

Okulun bütün camları derslerde dışarı izlemeyelim, dikkatimiz dağılmasın kendimizi derse verelim, okuyalım da büyük adam olalım diye beyaza boyanmıştı. Her gün derse girmeden önce bahçede sınıflar halinde toplanır sıraya girerdik. Sonra liseli abilerin Napolyon adını taktıkları beden eğitimi öğretmeni okulun yüksek giriş merdiven duvarına tırmanır bütün okula kültür fizik hareketleri yaptırırdı. Üzerimizde okul formaları, tepemizde Eylül güneşi, çömelir kalkar, kol bacak açma hareketiyle zıplardık.  Sonra tek sıra halinde ilerleyerek öğretmenlerin önünden geçerek okul binasına doğru giderdik tabi denetime takılmazsak. Saçı uzun olan erkek öğrenciler, saçını çift örgü yapmayan kızlar anında ayrılır evlerine yollanırlardı. Beyaz çorap çok sakıncalıydı. Öğrenciler arasında deri kravat modası vardı ki en yanlışıydı. Her şey bir yana okulda öğretmenden dayak yemek çok da büyütülecek bir vaka değildi. Öğretmendi. Vurduğu yerde gül biterdi. Disipline verilmek diye bir olay vardı ki en büyük korkumuzdu.

Bütün bunları neden mi anlattım? Şu yüzden anlattım. Z kuşağı gündem oldu, siyasetçisinden bilim adamına herkes kendince bir şeyler söylüyor söylemesine de hemen hepsi uzaydan bir kuşak gelmiş de yeryüzüne bırakılmış gibi konuşuyor. Z kuşağı şöyle isyankâr, Z kuşağı böyle karşı koyar, şöyle özgüvenlidir, böyle istediğiniz yapar falan… Mesele gittikçe şehir efsanesine dönüşürken gözümüzden kaçan şu ki Z kuşağı dediğin kuşak senden, benden, bizden öğrendikleriyle büyüdü, senden bende ne gördüyse onu yapıyor.

En başta anlattığım Küçük Emrah arka fonlu orta okul anılarına dönelim. O günlere baktığımda öğretmenlerin neden elinde sopayla gezdiğini bugün biraz daha iyi anlıyorum. Zor yıllar atlatmışlardı. Fişlenmeden, hapse girmeden, meslekten atılmadan hayatta kalmayı başaranlar ya daha önce çok çektikleri abilerin ablaların acısını bizden çıkartıyorlardı ya da onlar gibi olmayalım diye tepemize vuruyorlardı. Yanlış anlaşılmasın. Günde üç posta dayak yerdik, bütün öğretmenler dayakçıydı gibi bir şey söylemiyorum. “Aman” derdi bir hocamız “Aman! İlerde üniversiteye gideceksiniz. Sonu “izm” le biten her türlü düşünceden uzak durun.”

Demek istediğim o günlerde çok aşırıya kaçmadığı sürece çocuğunuzun öğretmeninden dayak yemesi o kadar da kanıksanacak bir şey değildi. Şimdi bir düşünün. Öğretmeni okulda çocuğunuza fiske atsa ne yaparsanız. Fiskeyi bırakın yüksek sesle rencide edici sözler söylese? Arkadaşlarının önünde küçük düşürse? İçimizde ertesi gün soluğu okulda almayacak kaç kişi var? Öğretmene iki çift laf etmek şöyle dursun mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürecek anneler, adamın kafasını gözünü yaracak babalar olduğuna eminim. “Vayyy! Sen benim oğluma hee!..”

Yeni kuşak ki artık adı her ne kuşağıysa bizim baskın korumamız altında böyle büyüdü. Özgüvenli olsun, hakkını arasın, kendini ezdirmesin diyen bizdik. Kum havuzunda çocuğumuzun kova küreğiyle başka çocuklar oynadığında sinir olan da bizdik. Tabii ki paylaşmayı da öğrettik ama bir şartla o istediği sürece istemiyorsa asla. Galiba kendi yapamadıklarımızı yapsınlar, bizim yaşadıklarımızı yaşamasınlar istedik. Z kuşağı mı? O kuşağı biz büyüttük, biz eğittik.

Son söz olarak şunu belirteyim; biz de o kadar da ezik, özgüvensiz, yaralı çocuklar değildik. Bizim de kendi çapımızda vardı bildiğimiz bir şeyler. Biz kavganın, kargaşanın, patırtının gürültünün ortasında kendimizi koruyarak dolaşmayı öğrendik. Koruyamadığımız zamanlarda mikroba bağışıklık, darbeye direnç kazandık. Bu yeni kuşak kadar kırılgan, tahammülsüz değildik ve acı gerçek; cep telefonlarımız, tabletlerimiz falan yoktu ama Z kuşağından daha iyi, daha eğlenceli yaşadık.

Tem 122019
 

 

Buzağı

Resim kaynağı: pexels.com

Bütün bilgiler elimizin altındaydı. Bilgisayarlarımızda, cep telefonlarımızdaydı. Her dilde milyonlarca video, milyonlarca kitap, milyonlarca internet sitesi, dünyanın her yerinden hatta evrenin ulaşabildiğimiz en uzak köşesinden milyonlarca resim, ucu bucağı sonu olmayan her gün katlanarak artan bilgi, hepsi ve fazlası elimizin altındaydı. Eskiden devletlerin yıllarca uğraşıp yetiştirdikleri ajanlarla casuslarla,  ulaşmaya çalıştıkları bilgi artık on iki yaşındaki bir çocuğun elindeki telefondan bir dakika içinde ulaşabileceği mesafedeydi. Öğrenmek isteyeceğimiz her şey vardı ama yeni doğmuş sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir sorusunun cevabı yoktu.  Sıpa mıydı? Kuzu mu? Yok oğlak da olabilir… Öğrenmek için her şey varken en basit bilgi yoktu.

Eski TRT arşivlerinden yayınlanan halktan insanlarla röportaj görüntülerine rastlıyorum bazen. Gencinden yaşlısına, köylüsünden kentlisine verdikleri cevapların ciddiyetine, tane tane sözcüklerle kurdukları cümlelere hayran kalıyorum. Hani her tarafı kapalı bir kutuyu içini görmediğiniz halde elinize aldığınızda boş mu dolu mu anlarsanız ya işte o insanların konuşmalarında o ağırlığı hissediyorum. Sonra sosyal medyada dönen sokak röportajlarını görüyorum boş konuşmalar karşısında içim acıyor.

Televizyonun siyah beyaz ve tek kanallı olduğu hatta o kanalın da sadece akşamları yayın yaptığı o yıllarda galiba daha çok öğreniyorduk. Sınırlı saatler içerisine sıkıştırılan yayınlarda neler yoktu ki? Süre kısıtlıydı ama programlıydı. Haber bülteni, belgesel, sinema, açık oturum, dizi film, spor, müzik, sanat, eğlence saati daha aklınıza gelecek ne varsa hepsinin günleri ve saatleri belliydi. Her program özenle hazırlanır, her film, her belgesel özenle seçilirdi. Bugün sığırın yavrusunu bilmeyen kuşak Kaptan Kusto’yu bilmez mesela. James Dean ya da Elizabeth Taylor’u sorsan instagram da arar. Türk Sanat Müziği diye bir müzik türünden haberleri var mıdır acaba? Türk Halk Müziği, Türk Hafif müziği ya da Hafif Batı Müziği diye sorsam örnek gösteren kaç genç çıkar? Oysa biz her Pazar Günü izleyecek başka bir şey bulamadığımız için TRT’nin klasik müzik opera kuşağında Ravel’in Bolerosun’u dinlemiş, Sevil Berberi’nin köşedeki kadın kuaförü olmadığını öğrenmiştik. Belki sevmiştik belki sevmemiş, ne fark eder ki haberdar olmuştuk. Jhon Lennon’u da bilirdik Özay Gönlümü de. Dede Efendiyi da duymuştuk johan Sebastian Bach’ı da.

Dahası, televizyon olmayan yerde yine TRT radyosu vardı. Arkası yarın, “Efektler; Korkmaz Çakar”, Okul Bahçesi, Gecenin içinden…  Dükkanda, atölyede hatta gece başucumuzda. Çok daha meraklı olanlar düğmesini büküp cızırtılı sesler arasında Zagreb radyosunu, Sofya radyosunu, Moskova radyosunu, Arap radyolarını bulur, bilmedikleri dillerin, bilmedikleri şarkılarını dinlerlerdi.

On beş puanlık uzman sorularının sorulduğu yarışma programlarımız vardı mesela. Öyle çoktan seçmeli tahmin yarışmaları değildi onlar. Soruyu doğrudan öyle dümdük dayarlardı. Yarışmacılar, “1914 yılında doğan şair Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte Garip adı verilen yeni bir şiir akımının…” diye başlayan sorunun cevabını önlerindeki kartona yazıp Orhan Veli Kanık diyerek cevaplarlarsa ne alâ aksi takdirde mahcup bir ifadeyle “Yanıt yok” demeleri gerekirdi. Öyle yarı yarıya joker hakkımı kullanayım, arkadaşımı arayayım Google’ dan baksın, bana en yakın gelen “C şıkkı” falan yoktu. Bildin, bildin. Bilemedin o soru gitti.

Mahalle bakkalların çoğunun olmazsa olmazı gazete ve ekmekti. Sabahları gazete, ekmek, süt alma alışkanlığımız vardı mesela. Evine gazete girmeyen kişi berberde kahvehanede okurdu. Daha olmadı trende, otobüste kaçamak bakışlarla önündekinin, yanındakinin gazetesini okurdu. Yazı dizileri, seri hikayeler, çizgi romanlar için de alınırdı gazeteler ama asıl her gazetede ne diyecek acaba bu konuda diye merak edilen, yerinde ağır, sözü sağlam, bilgisiyle belgesiyle yazan, düşündüren baba köşe yazarları, başyazarlar vardı. Bugün hangimiz kaç köşe yazarını gösterebiliriz ki bu tanıma uyan? Bakalım bu konuda ne diyecek diye ertesi günkü yazısını beklediğimiz kaç yazar sayabiliriz?

Evet o yıllarda daha çok öğreniyorduk çünkü başka seçeneğimiz yoktu. Sonra biz büyüdük, internet denilen o harika icat çıktı. Bütün dünya elimizin altındaydı. Bütün bilgiler birkaç dakika hatta saniye uzağımızdaydı. Seçenekler sınırsızdı. Artık daha özgürdük, daha çok öğrenebilirdik oysa özgürleştikçe cahilleşiyorduk. Halbuki Avrupa Rönesans’la Avrupa olmuştu ve Rönesans’ın temelinde özgür düşünce vardı.

Sorunumuza dönersek; yeni doğmuş sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir?

Sığırcık olmasın?

Admitad 08.07.2020

Oca 212018
 

Telifsiz resim kaynağı: pxhere.com

Biz aynı milyonlar, aynı yerlere basıp, daha önceki ayak izlerinin üstüne kendi ayak izlerimizi bıraktık. Aynı caddelerde aynı anda yürüdük. Aynı otobüse, aynı trene, aynı trenin aynı vagonuna aynı anda bindik. Birbirimizi umursamadık ama bir araya geldiğimiz o yerler kader yolculuklarımızın kesişim kümeleriydi. Oralardaydık, beraberdik, birbirlerimizin hayatlarından birer görüntü olarak geçip gittik.

Bazen kalabalık araçlarda gözgöze geldiğimiz insanlar oldu. Beğendiğimiz, beğendiğimiz için onunla ilgili onlarca hayali bir çırpıda aklımızdan geçirdiğimiz güzel insalar. Beğenmediklerimiz, haline güldüklerimiz, tavrına kızdıklarımız oldu. Her durakta azar azar eksildik, sanki o kısa zaman parçasını aynı yerde yaşamamışcasına, bir daha ömür boyu karşılaşmamak üzere ayrıldık.

Hastanelerde, resmi dairlerde, sabırsızlıkla sıranın bize gelmesini beklediğimiz uzun kuyruklarda mecburen beraberdik. Aslında başka yerlerde olmak istediğimiz halde ömrümüzden bir parçayı oralara vermek zorunda kaldığımız yerlerden arkamıza bakmadan uzaklaşıp, herbirimiz kendi yönlerimize dağıldık. Eğlendiğimiz, hoş vakitler geçirdiğimiz mekanlardan ayrılışımız da pek farklı değildi. Sinemalar, restoranlar, konserler…. Gördüğümüz yüzleri hafızamızın bir daha çıkaramayacağmız kadar derinliklerine atıp (buna unutmak diyoruz) bir daha hatırlamamak üzere evlerimize döndük.

Şimdi o insanlar neredeler? Sessiz sedasız, birlikte tek bir söz bile konuşmadığımız halde yaşam parçamın içinden geçen o yüzbinler. Kalabalık kaldırımda çarpıştığım adam, sigarama ateş istediğim bir başkası, benimle beraber aynı kaldırımda yürüyenler. Şehrin dörtbir yanından, memleketin uzak bir ilinden belki de çok uzaklardaki bir ülkeden gelip o kalabalık kesişim kümesi içinde, sınırlı bir zaman dilimini paylaştığım insanlar.

Kendi kader yolumun binlerce kesişim kümelerinden birisine kısacık sürelerde girip çıkan insanlardan birisiyle, kendi memleketimden binlerce kilometre uzakta yeniden karşılaştım. Yaklaşık üç yıl kalacağımızı öngördüğümüz Garabogaz’a geldiğimizin ilk haftasıydı. İşe alım mülakatı için gelmişti. İsmi hafızamda değil. Belki Leyli,  belki Aygözel, belki Maral, belki de Şeker… Televizyon dizi filmlerinden öğrendiği Türkçe’yi güzel konuşuyordu. Kısa bir süre Türkiye’de bulunmuş. “Nerede” diye sordum, “İstanbul’da”  “Neresinde?” “Yeşilköy’de”

Yeşilköy; doğup büyüdüğüm, ömrümün kırk yılını geçirdiğim memleketim. Bir arkadaşı ile bir kafede oturdukları bir Pazar gününü anlattı. Herkesçe bilinen meşhur mekan. Evimizin hemen yakınında. “Hatta” dedi “O gün orada festival vardı.” Hemen hatırladım. O yıllarda her yaz yapılan halk dansları festivaliydi bahsettiği. Farklı ülkelerden gelen ekipler hep beraber danslarını sergileyerek uzun cadde boyunca geçit yaparlardı. Arkadaşıyla birlikte  geçen ekipleri izlemişler, el çırpmışlardı. Hangi yıl olduğunu sordum, kafamın içerisindeki görüntülü zaman şeridini biraz gerilere sardım, kronolojiyi düzelttim ve yakaladım. Evet o gün aynı saatlerde orada olduğumu anladım. Nereden, nereye…  Dünya gerçekten küçükmüş dedik. Güldük geçtik.

Görüşme onun pek istediği gibi gitmedi. Şartlarda anlaşamadık, vedalaştık. Hayatımızdaki binlerce kesişim kümesine nereden nereye dediğimiz o anı da ekledik.