May 132017
 

image001342Beni üç defa öldürdüler. Üç el üst üste. Bana duydukları saygı ve nezaketin icabı o kadar ileri gideceklerini aklıma bile getirmemiştim aslında ama acı gerçek bu; beni öldürdüler, üç defa öldürdüler, üçünde de çok şaşırdım.

Takım çalışması, ekip ruhu, motivasyon için değil sadece canımız güzel yemek istediği için toplanmıştık. Kağıdın mürekkebin havada uçuştuğu küçük ofisimin o günden sonra birdenbire sevimsiz bulduğum sevimli çalışanları beni işte o gece öldürdüler. Yemeğimizi yedik. Çaylarımızı, kahvelerimizi içtik. Hadi oyun oynayalım dedi içlerinden birisi.

Onlar oyuna her ne kadar Mafya adı vermiş olsalar da benim verdiğim isimle “Katili bul oynadık.” Kolaydı. Bir kişi sunucu olup her birimize kura çektiriyordu. Bir kişi katil oluyordu, bir kişi şerif, bir kişi doktor diğerleri kasaba sakini.  Sonra sunucu sesleniyordu;

“Gece oldu! Kasaba uyudu..”

Katil kurasını çeken kişi ve sunucu dışında herkes gözlerini kapatıyordu ve katil kendisine bir kurban seçiyordu.

Doktor ve şerifle ilgili komutlardan sonra sunucu tekrar sesleniyordu;

“Sabah oldu. Kasaba uyandı.”

Sonra kimin öldüğünü söylüyordu. İçimizden birisi katildi ama kim? Hep beraber katili arıyorduk. İşte sonraki ellerde beni öldürmelerine neden olacak stratejik hatayı o zaman yaptım. Yaşça hepsinden büyüktüm. Ayrıca onların şefiydim. Benden çekiniyorlardı. Her birisinin karşısına geçip gözlerimi gözlerinin içine dikip sert bir sesle soruyordum;

“Katil sen misin?”

Gözlerini kaçıranlar olağan şüpheliydi. Kekeleyenler, muzipçe gülümseyerek “Hayır ben değilim” diyenler…

İki el oynadık. İkisinde de katili buldum. Üçüncü elde içlerinden en sevdiğim beni öldürdü. Şaşırdım. Ve sonraki iki el yine ben öldüm, oyunun dışında kaldım. Gözlerinin içine bakıp bakıp, katil sen misin diye soramadım.

Bütün gece kafama takıldı düşündüm durdum. Neden öldürdüler beni? Hem de üç kere üst üste. Sevmedikleri için mi? Bir mesaj var mıydı bu cinayetlerin altında acaba? Oyunla gerçek hayat arasında bir bağlantı kurmalı mıydım bilemedim. Kızmalı mıydım yoksa gülüp geçmeli mi?

Beni üç defa öldürdüler. Üç el üst üste.

Paylaş
Kas 272016
 
Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır

Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır..

Kış, isminin hakkını versin, dehşetli güzel bir kış olsun, çok kar yağsın istiyorum. İstediğim kış, isin pusun birbirine karıştığı, şehrin koyu bir gündüz karanlığı altında kaldığı, karın yağmurla karışarak yağdığı bir kış değil. Kar öyle bir yağsın ki her biri bir yaprak büyüklüğünde olan her kar tanesi ayrı bir meleğin kanadına takılmışçasına, sokak lambalarının sarı ışığı altında döne döne düşsün yere. Yollar, arabalar, ağaçlar da kırmızı kiremitli damlar gibi kalın bembeyaz bir örtünün altında kalsın.

Biten sonbahar yaklaşmakta olan zor günlerin habercisidir çoğu zaman. Salgın hastalık virüsü trenlerde, otobüslerde, kapalı mekânlarda kol gezer. Oysa ben taşların altında yuvalanmış börtü böcekten, saçak altına sığınan serçe kuşuna, serçe kuşundan insana varana dek her canlının mutlu olduğu, üşümediği bir kış hayal ediyorum. Bu kış öyle bir kış olacak ki çocukların tek ağlama nedeni saatlerce kartopu oynadıktan sonra buza kesmiş parmaklarının, sıcağa çarpınca sızlamasından olacak. Odun, kömür, doğalgaz derdi yok bu kışta çünkü üşümek de yok.

Bu kış keyfini sürmek içindir artık önümüzde. Pencerenin ardında, kalorifer peteğinin hemen yanı başında otururken,  çayını yudumlayarak dışarıda yağan karı izlemekten çok daha keyiflisi, ayaklarının altında gıcırdayan karın üzerinde sevgi emektarınla birlikte ele ele yürüdükten sonra, camları, duvarları hatta masaları buhar altında kalmış küçük bir lokantada işkembe çorbasını pul biberle kırmızıya boyamaktır. Bozacı dükkânındaki mermer tezgaha dirseklerini dayayarak salep, tarçın, zencefil kokusunu burnuna çekmektir.

İnsan hayatını mevsimlere bölüp, kışı saçlara akların düşeceği, hareketlerin ağırlaşacağı, nefeslerin daralacağı ihtiyarlık günlerine benzetenlere inat mutlu bir kıştır bu kış.  Ne kadar da işin kolayına kaçan, biçimsiz bir benzetmedir o. Öyle ya çok kar yağacak, ömrümüzün son günlerini öksürük, tıksırık, tansiyon, şeker korkusuyla yorganımızın altından çıkmadan, evimizde geçireceğiz. Oysa mutluluğu bahara verenler için ne büyük yanılgıdır bu! En büyük hataların yapıldığı, kalp çarpıntısının dinmediği, heyecanla geçen, yorucu bir mevsimdir bahar.   Yaz ise nispeten çalışmakla, gençlikte yapılan hataları telafi etmekle geçer gider. Kışa en yakın mevsimse sonbahardır. Sonbahar hasat zamanı, sonbahar bağ bozumu, sonbahar kışa hazırlıktır hiç olmazsa.

Bu kış uzunca bir tatilin başladığı, konserve, komposto, pekmez, reçel tadında anıların soframızdan eksik olmadığı bir kıştır artık. İlkbahar, yaz, sonbahar güzel geçtiyse kış da güzel geçecektir.

Kış, isminin hakkını versin, dehşetli bir kış olsun istiyorum. Kimsenin üşümediği, hataların, kusurların, günahların, pişmanlıkların bembeyaz bir örtünün altında kaldığı, kızak, kartopu, kardan adam sevinçlerinin yaşandığı muhteşem bir kış… Sonrası mı? Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır.

Kas 182016
 

imagesHer izine gelişimde demir korkulukların ardına birikmiş onlarca insan sanki beni karşılamak için bekliyorlarmış hissine kapılarak, hava alanının dış hatlar kapısından aynı heyecanla yumruk havada çıkasım geliyor. Uzaklarda yaşadığın o yerde ne kadar rahat, ne kadar huzurlu, ne kadar mutlu olursan ol hep bir şeyler eksik kalıyor. İşte memleketine ilk adımını attığın o anda yanıyor ışıklar. Dahası o uzak yerde kalın ipleriyle seni yakalamış olan sevdiğin ya da sevmediğin her ne varsa, yaşadığın gezegenden koparak uzay boşluğunda hızla yol alıp uzaklaşan büyük bir parça gibi senden kopuyor, senden uzaklaşıyor. Hafiflemişsin, yükünü atmışsın ama tamsın. Atmosfer değişiyor, çok daha kalabalık, çok daha karışık, çok daha zor bir şehre inmiş olmana rağmen çok daha kolay nefes alıyorsun. Sırtını yumuşak bir yere yaslamış gibi rahatsın artık. Sanki o yerde hiç yaşamamışsın. Oranın insanlarını hiç tanımamışsın.

Uzaklarda, bir yanı çöl diğer yanı göl olan,  o eski köy… Coğrafya derslerinden alınmış yazlar kurak ve sıcak kışlar soğuk sözlerinin gerçekleştiği, insanların sessiz sedasız yaşayıp ömürlerini geçirdikleri bin dokuz yüz yetmişli yıllardan kalma evlerin biraz uzağında şantiyemiz. Dışarıda inşaatı devam eden fabrikanın her an yeni bir vidası sıkılırken, bir boru diğerine kaynatılırken, bir çekiç kalkıp diğeri inerken, bunaltıcı kağıt kürek işlerinin arasında geçiyor günlerimiz.  Benim çocukları şen şakrak gülüşlerle kaynatırken yakaladığıma –ki onlara benim çocuklar demek hoşuma gidiyor- klasik yönetici afra tafraları yapmak yerine aralarına girmekten kendimi alamıyorum. Bir tatil muhabbeti alıp başını gidiyor. Proje bitecek, hep beraber Türkiye’ye tatile gideceğiz. İlk hafta kültür turu, sonraki hafta bol güneş, bol deniz, bol eğlence… Kızlar Sultan Süleyman’ın sarayını, alışveriş merkezlerini, erkekler tatil köylerini, Bodrum’u, Antalya’yı soruyor.  Gerçekleşme olasılığı çok düşük olduğunu bildiğimiz bir hayalin büyüsüne kapılıyoruz hep birlikte.

Bazen İşlerin sıkıştığı anlar oluyor. Kaşları çatık bir yönetici şikâyetle geliyor. Hemen ardından endişeyle “Arkadaşlar!” diye Türkçe sesleniyorum; “İşverene giden tercümelerde hata varmış!”  Benim çocuklardan birisi diğerlerine seri bir konuşmayla meseleyi Rusça anlatıyor. Hep bir ağızdan hararetle tartıştıkları sırada Rusça’dan Türkmence’ye geçip, en sonunda İngilizce cevap veriyorlar. Çok tuhaf. O savunmaya geçen sinirli kızların, ben bu hatayı nasıl yaptım duruşuyla yüzleri kızaran delikanlıların halleri hoşuma gidiyor. Yakama yapışmış mecburiyetler olmasa bir dakika durmayacağım bu yerden keyif almaya başlıyorum. Girdabın içinde dönmenin insana haz veren sarhoşluğu olmalı bu. Kendini o akıntıya bırakıp dönebildiğince dönmek. Sanki yıllardır buradaymışım ve yıllar yılı burada kalacakmışım gibi geliyor. Takvime bakıyorum; hava alanından yumruk havada, hafiflemiş, sevdiğim ve sevmediğim ne varsa çok ama çok ama geride bırakacağım güne daha aylar var ve anlıyorum ki Edip Cansever’in, Mendilimde Kan Sesleri şiirinde söylediği gibi “İnsan yaşadığı yere benziyor.”

Nis 302016
 

masaüstüHepimizin yaşadığı, hepimizin bildiği, sıradan ve hepimizin yaşadığı, hepimizin bildiği, sıradan bir hikâye olduğu için güzel ve dokunaklı bir yazı olacak bu yazı. Mutlaka vardır, herkesin vardır böyle bir hikâyesi.

Dün akşam rastladım, yol üstünde, evime girmek üzereyken, oğlumla yaptığım kısa bir gezintiden dönerken. Tokalaştık, sarıldık, öpüştük. Elindeki torbadan çıkardığı bir kese kâğdını oğluma uzattı soyulmamış kabuklu fındık ikram etti, bizimki naz yaptı. Onun saçları dökülmüş benim göbeğim çıkmış. Yıllar bir taraftan verirken bir taraftan almış, geçmiş gitmiş.

O hepimizden önce sünnet olmuştu. Daha ikinci günden ayağa kalkmış, sokak oyunlarına katılmıştı. Seyyar bir arabadan aldığımız mantar tabancalarıyla oynamıştık. Onun tabancası sıkışmıştı, aşağı doğru doğrultup, patlatmaya çalışmıştı. Tabanca patlamıştı ama saçılan mantar parçaları daha kapanmamış yarasına isabet etmiş arkadaşım oracıkta kanlar içinde kalmıştı. Eczane, doktor, hastane… Şükür ki ucuz atlatmıştı.

Misketlerimi hep ona kaptırırdım. Güzel oynardı, o yürürken şiş ceplerinden şıkır şıkır bozuk para ve misket sesleri gelirdi. O incir ağacından düşmüştü ben dut. Komşunun bahçesindeki şeftali ağacına gece karanlığında dalıp, tüylü şeftalileri koynumuza doldurmuştuk. Nasıl da kaşınmıştık sonra…

İkimizde aynı kıza aşık olmuştuk. On yaşındaydık. Bir akşamüstü o kızın önünde kıyasıya dövüşmüştük dakikalarca, acımasızca vurmuştuk birbirimize. Ertesi gün barışmıştık. Balık yakalamayı ona ben öğretmiştim, yüzmede başa baştık. Vurduğumuz kuşları yazlık sinemanın yıkıntıları arasında ateş yakar pişirirdik.

İlkokuldan sonra o çırak oldu ben öğrenci kaldım. Ben liseliydim o kalfa, üniversiteye başladığım o usta olmuştu artık. Para kazanmaya başladı, kumara dadandı, sabahlara kadar Beyoğlu’ nun barlarında takıldığı geceler oldu. Yapma kardeşim dedim harcama kendini.

Ben evlendim o bekar kaldı. Zaten on dokuzundan sonra onun başka benim başka arkadaşlarım olmuştu. Yollar belirsiz çizgilerlerle ayrılmıştı çoktan ama her zaman dosttuk.

Küçük semtlerin kendine has mahalle arkadaşlıkları vardır. İnsanları o semti ayrıca sahiplenirler. Doğma büyüme buralıyız demek nedense övünç kaynağıdır. Arkadaşlıkları başka türlüdür. Seneler sonra görüşülse bile o eski samimiyet kaybolmaz. Sadece yılların araya girmesi nedeniyle eskiye duyulan bir özlem vardır eski dostların içinde.

Dün akşam çocukluk hatta gençlik arkadaşımla karşılaştım. Oğlumu onunla tanıştırdım.

“Bak oğlum”  dedim “Bu amca benim hayatımdaki ilk arkadaşım. Altı yaşından beri tanıyoruz birbirimizi”

Eyl 272015
 

eller

Dar gömlekleri, paçaları yerlere değen rengi solmuş dar kot pantolonları, tabanı düz ayakkabılarıyla geliyorlar. Saçları jöleli, kolları zayıf, bacakları çevik, dal gibi çocuklar hepsi. Her günün sonunda şeflerine telefon açıyorum, “İş ağır çoluk çocuk gönderme” diyorum. “Tamam” diyor demesine ya arkasından da ekliyor, “Şu an için gelebilecek sadece bunlar var ama yine de bakayım ben.”

Yeni depo çok büyük.   İstanbul’daki bütün şubelerinin arşivi tek bir yerde toplanacak. Yıllarca kalın bir toz tabakasının altında kalmış on binlerce dosya yeni kutularına yerleştirilecek, devasa raflara dizilecek. Kim yapacak, kim taşıyacak, kim elinde kalem kutuların üstünü yazacak, kim ağır kutuları raflara atacak? Temizlik işlerine bakan firma üstleniyor. Her gün istediğimiz sayıda çalışanını depoya gönderiyor.

Ağustos sıcağı yükseklerde, havadaki nem bunaltıcı. Değil yük taşımak, yürümek bile zor.

Her sabah aynı merasimle başlıyoruz çalışmaya. Daha ilk dakikadan itibaren karıştırıyorum ama yine de isimlerini soruyorum. Kimisi lise son sınıf öğrencisi, kimisi bitirmiş beklemede. Kenar semtlerin de kenarlarında kalan yerlerden, aynı mahalleden geliyorlar.

Kutular elden ele geziyor, yerini buluyor. Gömlekler çıkıyor, o ince kollardaki, ince adalelerin üstünü pırıl pırıl parlayan ıslaklık kaplıyor. Gülerek, yemek yiyişleri gibi, ekmeği dişleyişleri gibi iştahla çalışıyor çocuklar. Burunlarının ucundan ter damlıyor, beyaz atletleri toza bulanıyor. Birisi cep telefonunu çıkartıp ortaya koyuyor, yüklü şarkılardan birisi çalmaya başlıyor. Nefes nefese  hep bir ağızdan birbirlerine el hareketleri yaparak eşlik ediyorlar şarkıya;

“Hayat kadını, Allahsız sürtük, biz seninle,  orda burada ne hayat sürdük…”

Yoruluyorlar. Dayanamıyorum, sıyırıp gömleği, giriyorum aralarına. Ağır kutular artık benim de üzerimden geçiyor. “Şumo!” diye sesleniyorum çünkü arkadaşları da ona Şumo diyor.  “Aç bakayım şu hayat kadınını bir daha dinleyelim.” Gülüşüyorlar.

O ince kollar gittikçe kalınlaşıyor, o ince eller güttükçe büyüyor gözümde. Şişen boyun damarlarının içinde deli bir kan akıyor. İnip kalkan göğüs kafeslerinin her birisinin altında deli bir yürek çarpıyor. Yılmadan, usanmadan, aldıkları üç kuruşun hakkını misliyle vererek çalışıyor çocuklar.

%d blogcu bunu beğendi: