Nis 302016
 

masaüstüHepimizin yaşadığı, hepimizin bildiği, sıradan ve hepimizin yaşadığı, hepimizin bildiği, sıradan bir hikâye olduğu için güzel ve dokunaklı bir yazı olacak bu yazı. Mutlaka vardır, herkesin vardır böyle bir hikâyesi.

Dün akşam rastladım, yol üstünde, evime girmek üzereyken, oğlumla yaptığım kısa bir gezintiden dönerken. Tokalaştık, sarıldık, öpüştük. Elindeki torbadan çıkardığı bir kese kâğdını oğluma uzattı soyulmamış kabuklu fındık ikram etti, bizimki naz yaptı. Onun saçları dökülmüş benim göbeğim çıkmış. Yıllar bir taraftan verirken bir taraftan almış, geçmiş gitmiş.

O hepimizden önce sünnet olmuştu. Daha ikinci günden ayağa kalkmış, sokak oyunlarına katılmıştı. Seyyar bir arabadan aldığımız mantar tabancalarıyla oynamıştık. Onun tabancası sıkışmıştı, aşağı doğru doğrultup, patlatmaya çalışmıştı. Tabanca patlamıştı ama saçılan mantar parçaları daha kapanmamış yarasına isabet etmiş arkadaşım oracıkta kanlar içinde kalmıştı. Eczane, doktor, hastane… Şükür ki ucuz atlatmıştı.

Misketlerimi hep ona kaptırırdım. Güzel oynardı, o yürürken şiş ceplerinden şıkır şıkır bozuk para ve misket sesleri gelirdi. O incir ağacından düşmüştü ben dut. Komşunun bahçesindeki şeftali ağacına gece karanlığında dalıp, tüylü şeftalileri koynumuza doldurmuştuk. Nasıl da kaşınmıştık sonra…

İkimizde aynı kıza aşık olmuştuk. On yaşındaydık. Bir akşamüstü o kızın önünde kıyasıya dövüşmüştük dakikalarca, acımasızca vurmuştuk birbirimize. Ertesi gün barışmıştık. Balık yakalamayı ona ben öğretmiştim, yüzmede başa baştık. Vurduğumuz kuşları yazlık sinemanın yıkıntıları arasında ateş yakar pişirirdik.

İlkokuldan sonra o çırak oldu ben öğrenci kaldım. Ben liseliydim o kalfa, üniversiteye başladığım o usta olmuştu artık. Para kazanmaya başladı, kumara dadandı, sabahlara kadar Beyoğlu’ nun barlarında takıldığı geceler oldu. Yapma kardeşim dedim harcama kendini.

Ben evlendim o bekar kaldı. Zaten on dokuzundan sonra onun başka benim başka arkadaşlarım olmuştu. Yollar belirsiz çizgilerlerle ayrılmıştı çoktan ama her zaman dosttuk.

Küçük semtlerin kendine has mahalle arkadaşlıkları vardır. İnsanları o semti ayrıca sahiplenirler. Doğma büyüme buralıyız demek nedense övünç kaynağıdır. Arkadaşlıkları başka türlüdür. Seneler sonra görüşülse bile o eski samimiyet kaybolmaz. Sadece yılların araya girmesi nedeniyle eskiye duyulan bir özlem vardır eski dostların içinde.

Dün akşam çocukluk hatta gençlik arkadaşımla karşılaştım. Oğlumu onunla tanıştırdım.

“Bak oğlum”  dedim “Bu amca benim hayatımdaki ilk arkadaşım. Altı yaşından beri tanıyoruz birbirimizi”

Paylaş
Eyl 272015
 

eller

Dar gömlekleri, paçaları yerlere değen rengi solmuş dar kot pantolonları, tabanı düz ayakkabılarıyla geliyorlar. Saçları jöleli, kolları zayıf, bacakları çevik, dal gibi çocuklar hepsi. Her günün sonunda şeflerine telefon açıyorum, “İş ağır çoluk çocuk gönderme” diyorum. “Tamam” diyor demesine ya arkasından da ekliyor, “Şu an için gelebilecek sadece bunlar var ama yine de bakayım ben.”

Yeni depo çok büyük.   İstanbul’daki bütün şubelerinin arşivi tek bir yerde toplanacak. Yıllarca kalın bir toz tabakasının altında kalmış on binlerce dosya yeni kutularına yerleştirilecek, devasa raflara dizilecek. Kim yapacak, kim taşıyacak, kim elinde kalem kutuların üstünü yazacak, kim ağır kutuları raflara atacak? Temizlik işlerine bakan firma üstleniyor. Her gün istediğimiz sayıda çalışanını depoya gönderiyor.

Ağustos sıcağı yükseklerde, havadaki nem bunaltıcı. Değil yük taşımak, yürümek bile zor.

Her sabah aynı merasimle başlıyoruz çalışmaya. Daha ilk dakikadan itibaren karıştırıyorum ama yine de isimlerini soruyorum. Kimisi lise son sınıf öğrencisi, kimisi bitirmiş beklemede. Kenar semtlerin de kenarlarında kalan yerlerden, aynı mahalleden geliyorlar.

Kutular elden ele geziyor, yerini buluyor. Gömlekler çıkıyor, o ince kollardaki, ince adalelerin üstünü pırıl pırıl parlayan ıslaklık kaplıyor. Gülerek, yemek yiyişleri gibi, ekmeği dişleyişleri gibi iştahla çalışıyor çocuklar. Burunlarının ucundan ter damlıyor, beyaz atletleri toza bulanıyor. Birisi cep telefonunu çıkartıp ortaya koyuyor, yüklü şarkılardan birisi çalmaya başlıyor. Nefes nefese  hep bir ağızdan birbirlerine el hareketleri yaparak eşlik ediyorlar şarkıya;

“Hayat kadını, Allahsız sürtük, biz seninle,  orda burada ne hayat sürdük…”

Yoruluyorlar. Dayanamıyorum, sıyırıp gömleği, giriyorum aralarına. Ağır kutular artık benim de üzerimden geçiyor. “Şumo!” diye sesleniyorum çünkü arkadaşları da ona Şumo diyor.  “Aç bakayım şu hayat kadınını bir daha dinleyelim.” Gülüşüyorlar.

O ince kollar gittikçe kalınlaşıyor, o ince eller güttükçe büyüyor gözümde. Şişen boyun damarlarının içinde deli bir kan akıyor. İnip kalkan göğüs kafeslerinin her birisinin altında deli bir yürek çarpıyor. Yılmadan, usanmadan, aldıkları üç kuruşun hakkını misliyle vererek çalışıyor çocuklar.

May 102015
 
Mayıs Ayı Kiraz mevsimi, kiraz mevsimi sevişme vakti

Mayıs Ayı Kiraz mevsimi, kiraz mevsimi sevişme vakti

Mutlu başlangıçları ve mutlu ilk yarıları seviyorum. İkinci yarılar mutlu da olsa hüzün veriyor bana. Sona yaklaştığımız için midir bilmem. Belki de her sonun yeni bir başlangıç olduğu fikrine kendimi alıştıramamam yüzünden. Mesela tatilin ilk günlerini seviyorum. Son yaklaştıkça ince ince gelen bir sis perdesi gibi ince bir hüzün sinsice yerleşiveriyor düşüncelerime. Yılın ilk aylarını ve hemen gelen ilkbaharı seviyorum. 21 Aralık doğum günüm gibi oysa en uzun gece. O geceden sonra günler uzamaya başlıyor ya anlıyorum ki bahara az kaldı. 21 Haziran ise ikinci yarının ilk düdüğü, günleri kısacık kışın ayak seslerini duyuyorum.

Ömür kısa, yüz yıl olsa da kısa ama yaşın getirisi olsa gerek biliyorum ki ikinci yarının ilk düdüğü çoktan çalınmış benim için. ilkbahar bitmiş, yaz geçmek üzere, kış ise uzun sürecek. Geri sayım an be an devam etmekte. Kayıplar giderek artmakta, her geçen gün birileri eksilmekte. Beklenen son gittikçe yaklaşmakta. Yaşadığımıza şükrederek uyanacağımız, yaşlı, yorgun, hastalıklı sabahların sonunda sessiz sedasız göçüp gitmek yerine muhteşem bir final istiyorum ben.

Sana bağlılığım seni çok sevdiğim için mi yoksa kendimi çok sevip seni kaybetmekten korktuğum için mi? Hepsi aynı kapıya çıkıyor aslında ve yaz tatilinin son demlerini yaşayan bir ilkokul çocuğu gibi uzadıkça uzasın istiyorum. Bir kez daha, son bir kez daha diyeceğim günler ne kadar uzakta kim bilebilir ki?

Hani durdur zamanı deseler kal bir yerde sana özel izin çıktı. İşte o zaman seni yanıma alır “Aylardan Mayıs olsun, günlerden de Cumartesi, yaşımızsa on dokuz” derdim. Çünkü Mayıs kiraz mevsimi, kiraz mevsimi ise sevişme vakti.

 

 

ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ’ NDEN (SAİT FAİK ABASIYANIK)

Resimler seyrettirmeli, şiirler okutturmalıyım
Baygınlık getiren şiirler
Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu Pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın.
Bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
Belediye kahvesinde hâlâ o eski, o yalancı
O biçimsiz bizans şarkısı.

Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
Nasıl etsem nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokakbaşlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu…

 

Nis 192015
 
Asıl kötü olan azalmamasıdır

Asıl kötü olan azalmamasıdır

Asıl kötü olan azalmamasıdır. Dolapların, tencerelerin, boşalmamasıdır. On dokuzluk su damacanasının dibini günlerce görememektir.

Geceden yaptığın zeytinyağlı dolmanın, sabaha kadar gidip gelip dibine darı eken birileri olmalıdır. Tencerenin yeniden kaynayabilmesi için boşalması lazımdır.

Un, çay, şeker eksilmelidir.

Makarna, pirinç, kuru fasulye eksilmelidir. Ekmek bayatlamadan tükenmelidir.

Tamamlamak için gitmiyorsan pazara bil ki hayatından eksilen sadece meyve sebze değildir. Hayatın ne kadar kalabalıksa elinde tuttuğun alışveriş listesi de o kadar uzayacaktır.

Kazandığından harcayamıyorsan eksik yaşıyorsun ya da eksik yaşıyorsunuz demektir.

Mutfağı dağılmıyorsa, kirli tabaklar dağ gibi yığılmıyorsa, bardaklar kırılıp takımlar bozulmuyorsa altında, üstünde, sağında ve solundakilere rağmen milyonlar içinde yapayalnız kalmıştır o ev.

Boşalan şampuan şişeleri, kapının önüne çıkartılan çöp torbaları ve eskiyen ayakkabılar, zenginliğinin eseridir.

Her ay kapısına iliştirilen faturaları görünce şaşırmalıdır insan. Gözleri büyümelidir. “Bu ne arkadaş böyle, yeter artık!” diye söylenmelidir. İşte o an var olduğunun küçük bir işaretidir.

Azalmalıdır. Azalmalı ve tamamlanmalı sonra yine azalmalı yine tamamlanmalıdır.

Bütün bunlar yaşadığının belirtisidir.

Şükretmen için fazlasıyla yeterlidir

Oca 112015
 
Yaşlılık

Ölüm Allah’ın emri, İhtiyarlık olmasaydı

Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı diye devam eden içli türküleri dinlediğim günlerden, ölüm Allah’ın emri ihtiyarlık olmasaydı diyeceğim günlere geleceğimi düşünmüş müydüm bundan otuz sene önce?  Ailenin büyükleri geçmiş dönem anılarını bundan on sene, yirmi sene, otuz sene önce diye başlayan sözlerle anlatmaya başladıklarında o on seneler, yirmi seneler, otuz seneler ne de büyük görünürdü gözüme. Oysa bugün bazen küçük bir kelime oyunun, bir eşyanın, bir şarkının ya da bir kokunun attığı çağrışım oku, on sene, yirmi sene, otuz sene öncesindeki bir anı vurduğunda zamanın insanın avuçlarında tutmaya çalıştığı su gibi akıp gittiğini anlayıveriyor insan.

Tansiyon ilacını aksatmayan, yarın için, öbür gün için, bu sene için ve seneler sonrası için hazırlık yapan hayata sımsıkı bağlı ihtiyar insanları seviyorum. Öyle ki ömrün yüzde doksanlık bölümünü büyük bir ihtimalle doldurmakla birlikte vadenin sona erme süresinin çok daha uzakta olduğunu varsayarak yaşayışları göz ardı ettiğimiz bir gerçeği haber veriyor. Evet insan eninde sonunda öleceğini biliyor ama kaç yaşında olursa olsun o kaçınılmaz sonun çok ama çok uzun yıllar sonra kendisini bulacağını zannederek yaşıyor. Yine evet ölüm birgün gelecek bizi alacak ama daha çok var düşüncesi bir an olsun yakamızı bırakmıyor.

Her canlı kendisine biçilen sürenin çocuklunu, gençliğini, yaşlılığını yaşıyor. Kim bilir gençlik döneminde daha önünde uzun yıllar olduğunu düşünen insanoğlu gibi, belki de yumurta evresinden çıkmış tırtıla, kelebeğe dönüşeceği günlere çok uzun bir zaman varmış gibi geliyor. Biz insanoğulları tarihin belki en büyük belki de en anlamsız buluşu olan takvimi icat etmiş olduğumuzdan ve her işimizi matematiksel hesaplara göre ayarladığımızdan geçen günler ve geride kalan yılların sayısı ister istemez acı veriyor.

Evet hayat geçiyor. Ömür bir gün son bulacak ama şu ihtiyarlık! Kabul etmek lazım ki ayrı bir güzelliktir ihtiyarlık. Akıl büyür, tecrübe artar, sakin, soğukkanlı bakmayı öğreniştir insan hayata. Hani diyor ki insan ihtiyarlık  da beklenen son gibi kaçınılmaz ama hiç değilse böyle olmasa. Bu deformasyon, bu erozyon, bu çöküş yaşanmasa! Yılları devirdikten sonra bile fiziksel aktivitelerimiz kaybolmasa, saçlara aklar düşmese, eller yüzler kırışmasa, kemikler eskimese! Elden ne gelir ki böyle olmuyor. İlahi düzen belli bir süreden sonra yaşayışı geri çeviriyor. Yedi çarpı yirmi dört saat çalışan beden en üst performansına ulaştıktan son her gün bir önceki günden biraz daha az çalışmaya başlıyor. Yeni hücreler daha az üretiliyor. Gençlikte aklı başından alan hormonların seviyesi her an biraz daha düşüyor. Şakaklara yağan kar, gözler altındaki mor halkalarla aşılan yolun yarısı fabrikanın üretimi durduracağı anı haber veriyor.

İnsanoğlu var olduğu günden bu yana doğum, yaşam ve ölüm üzerine kafa yoruyor. Oysa o kaçınılmaz gün geldikten sonra açılacak kapının ardında yepyeni bir hayat başlıyor. Zamanın, günlerin, yılların ve insan icadı takvimlerin olmadığı kiminin sonsuz huzur kiminin büyük pişmanlıklar duyacağı bir yaşam.

O kaçınılmaz an, her an biraz daha yaklaşıyor.

%d blogcu bunu beğendi: