Ağu 282012
 
Cep telefonu çılgınlığı

Cep telefonu olmasaydı ne olurdu bizim halimiz?

Obsesyon dedikleri midir bu? İnsanın plastik, mika metal parçalardan oluşmuş elektronik bir cihaza bağlılığı bağımlılık mıdır yoksa alışkanlık mı? Avuç avuç para döktüğümüz, uğruna taksitli borçlara girdiğimiz nesne yokken nasıl yaşamışız, işler nasıl yürümüş, meraklarımızı evhamlarımızı nasıl gidermişiz hayret.

Bilmem neden böyle yapıyorum? Bu gün elimizden bir dakika olsun düşürmediğimiz ve cep telefonu dediğimiz o küçük alet, neden hemen her an “merhaba”, “nasılsın”, “nerelerdesin” demenin de ötesinde, dostum, sırdaşım, mahremim, vazgeçilmezim oluyor?

Bir an önce geçmesini beklediğim sıkıntılı vakitlerde, toplu taşıma araçlarının gelmesini ya da ortasında durduğum kuyrukta sıranın ilerlemesini beklerken, akmayan trafikte ya da başlamasına az kalmış gergin bir toplantının öncesinde can simidine sarılır gibi ona sarılıyorum. Küçük tuşlarına dokunup kilidi açıyorum. Eski mesajlara, kayıtlı resimlere, son arayanlara bakıyorum. Hiç bir şey bulamazsam sosyal medyaya dalıyorum. Kim ne yapmış, neyi beğenmiş, kim küfretmiş anında öğreniyorum.

Televizyon karşısına geçtiğim saatlerde bir elimde kumanda varsa diğer elimde cep telefonum var. Bilgisayar kullanıyorsam hemen yanı başımda duruyor. Kimilerinin tespih çevirmesi gibi avucumun içinde evirip çevirmekten hoşlanıyorum. Bu küçük oyuncağa dokunmanın, elinde tutmanın verdiği hazza bir isim vermek istesem şehvetten başka bir isim bulabilir miyim acaba?

Cep telefonumun benden uzakta kalmasından, bir başkasının onu eline almasından hele ki benim telefonumla görüşme yapmasından müthiş rahatsız oluyorum. Fazla yakın tutmayın sakata gelirsiniz uyarıları var ama inadına cebimde taşımayı seviyorum.

Eve döndüğümde zillere basmak angarya geliyor bana. Seslensem duyacaklar ama yine de telefona sarılıyorum, açın kapıyı ben geldim diyorum. Biri arkadaşımla bir yerde mi bulaşacağım on defa arıyorum ya da aranıyorum. “Nerdesin?”, “Ne tarafta?”, “Hah tamam gördüm seni”,“Geliyorum sana” doğru konuşmalarıyla dolu kayıtlar.

Horozlu çalar saat devri çoktan kapandı benim için. Uyanacaksam yastığımın altında ya da baş ucumda duran telefonla uyanıyorum. O beş dakika ertele seçeneği var ya hastasıyım. Her sabah en az beş daha erteliyorum.

Resim çekmeye bayılıyorum. Pelür kağıtların ayraç olduğu, şeffaf şeritlerine fotoğrafları yerleştirdiğimiz fotoğraf albümleri vardı eskiden. Olur olmaz zamanlarda ilgili, ilgisiz yüzlerce resmi ne yapacağım bilmiyorum.

Geçenlerde bir arkadaşımla oturduk sohbet ediyoruz. Elinde eski model yeşil ekranlı telefonlardan birisi. Değiştirmeyi düşünmüyor musun diye sordum; “Bu bir klasik” diye cevapladı. Telefonu tuttu hemen karşımızda duran metal dolaba fırlattı. Sonra yerinden kalktı çarpmanın etkisiyle üç beş parçaya ayrılmış olan telefonu toparladı, açma tuşuna bastı. Gayet güzel çalışıyordu telefon.

“Gördün mü” dedi. “Alo diyorum. Batarya ömrü en az üç gün. Radyosu da var. Beş senedir bu telefonu kullanıyorum. Daha ne olsun?”

Haklı mıydı haksız mı? Bir insanın bir cep telefonundan alo demekten başka beklentileri olmaz mıydı gerçekten?

Ağu 202012
 
Bütün zamanların en güzel oyuncağı

Bütün zamanların en güzel oyuncağı

Bundan beş yüz ya da bin sene sonra, genç, çok zayıf ama kafası kocaman bilim insanı, o diplerine inilmesi zor bilgi çöplüğünün arasında unutulmuş bir oyuncağı keşfederek, sevinç çığlıkları atıyor.

“Buldum! Buldum! Tarihin en büyük icadını buldum!”

İhtiyar ve yine çok zayıf ama kafası kocaman hocası kaşlarını kaldırıp, neymiş o dercesine bakıyor genç adamın yüzüne.

“Top efendim, top. Tarihin en önemli icadı, en güzel oyuncağı.”

İhtiyar bir saniyeden kısa bir sürede daha önce yaptığı çalışmaları tarayıp ulaşıyor üç harfli kelimeye;

“Kale duvarlarını yıkan barutlu, gülleli kuvvetli silah”

Hayır diyor genç adam o değil

“Cinsel tercihi farklı erkeklere alay etmek için takılan isim”

“Hayır”

Arka arkaya sayıyor ihtiyar ama nafile. Bir türlü tutturamıyor.

Masa üstü, diz üstü, tablet bilgisayar çağı çoktan aşılmış. O günün insanı bu günün insanından, o günün yaşayışı bu günün yaşayışından çok farklı. İlk zamanlarda bilgi ağları ve sosyal medyalar üzerinden haberleşen, kavga eden, sevişen, öğrenen, öğreten insanoğlu o küçücük çipleri kafasının içine yerleştirmeyi başarmış.  Artık yaşadıkları yerden hiç ayrılmadan, sadece gözlerini kapatıp,  becerikli yazılımları çalıştırarak, ürüyor, üretiyor, tüketiyor, tedavi ediyor, adaleti sağlıyorlar. Bırak top oyunlarını, koşmayı bile unutmuşlar. Birbirlerine bağlı zihinleri arasında, bu günlere ait görüntüler, yazılar gelip giderken, genç sevinçle cevaplıyor;

“Efendim top dediğim, zıp zıp zıplayan yuvarlak bir nesne. Çocukların ilk oyuncağı o çağlarda. Yalnız çocuklar değil koca koca adamlar var peşinde.”

“Bu top dediğimiz oyuncak yüzünden onlarca oyun icat edilmiş. Ayakla oynuyorlar, elle oynuyorlar, çemberlerden geçirip, filelerden aşırıyorlar, sopayla vurup, eldivenle tutuyorlar.”

“Çok büyük salonlar stadyumlar yapmışlar efendim. Bildiğiniz gibi değil elli binler yüz binler buralara doluşup, bu yuvarlağın peşinde koşturup duranlara alkış tutuyorlar. Bir defa herkesin bir takımı var. Takım tutmayan adamdan bile sayılmıyor. Aman efendim ne tezahürat, sesleri kısılıyor bağırmaktan.

Genç, küçük bir hesap yazılımı çalıştırıp o günün altın, gümüş, gaz, su, nükleer madde ya da kıymetli olan her neyse onun değerlerine dönüştüren bir hesap yaptıktan sonra devam ediyor.

“Efendim o günlerin değeriyle muazzam paralar dönüyor top oyunlarının gerisinde, bu günün değeriyle işte şu kadar…”

İhtiyar küçük bir ıslık çalıyor “Vay arkadaş!” diyor. “Dünyanın bilgisi kafamın içerisinde ben bu gün bile o kadar kazanamıyorum”

“Bu kadar da değil efendim” diye devam ediyor müthiş keşfin sahibi “Kayıtlarda neler var neler. O günlerin en zengin iş adamları, siyasetçiler, aylarca süren davalar… Milletler yönetiliyor, milletler”

“Hadi canım” diyor ihtiyar.

“Yeminlen efendim. Franco isimli bir adam var ona soruyorlar nasıl yönettin bu insanları bunca sene diye “Üç F ile” diyor; Futbol, Fiesta, Flamenko… Sonra ülkeler karşı karşıya geliyor. Oyun oynamıyor savaşıyorlar sanki. Bakın bunlar o günlerin gazete manşetleri

“Viyanayı fethettik”

“Millilerimiz tarih yazdı”

“Büyük zafer”

İhtiyar bilim insanı koca kafasını kaşıyarak bir an düşünüyor.

“Galiba haklısın evlat. Yazıyla, tekerleğe haksızlık etmekten korkmasam dünyanın en büyük icadı diyeceğim.”

Tekerlek?

Genç bilim insanı olan bilgileri tarıyor, tekerleğe ulaşıyor;

“”Argoda, cinsel tercihi…”