Eyl 242012
 
Işığını sevenler için gönderen yıldız

En yakın yıldızın ışığı dünyaya dört senede ulaşır

En yakın yıldızın ışığı dünyaya dört senede ulaşır

Sevgi emek ister derken, senin ve benim dışımdaki dünyayı, topraktaki karıncadan o sonsuz kara boşluktaki yıldıza kadar emek verenleri görmemek ve sevgimizi sadece konuşmalarımızdan, küsüp barışmalarımızdan, türlü iltifat ve gösterişlerimizden ibaret sanmamız ne büyük haksızlık olur.
Ayaklarımızı denize sarkıttığımız iskeleden gördüğümüz şu yıldızın ışığı, elimizde tutup iştahla dişlediğimiz bu ekmek gibi çok uzak yollardan geldi. Buğdayın nasıl toprağa düştüğünü, toprağı delip nasıl filizlendiğini, nasıl başak olduğunu, nasıl yeni taneler verdiğini, un olurken, hamur olurken, pişip ekmek olurken ne kadar zamanda kimlerin elinden geçtiğini, kimlerin alın teriyle karıştığını ve bize nasıl armağan edildiğini başka bir zaman uzun uzun anlatırım sana ama o yıldızın ışığı biz henüz daha biz çocukken, benim misket oynadığım, senin ip atladığın zamanlarda çıkmıştı yola.
Çocukluğunu hatırladığında benim çocukluğumu da merak ettiğin oldu mu hiç?  Birbirlerinden habersiz, birbirlerinden çok uzakta ama aynı gökyüzü altında oldukları için yakın iki çocuk, karşılaşacakları güne doğru büyürlerken şimdi baktığımız bu yıldızın ışığı  da sabırla bize doğru yol alıyordu.
Ben orta okula giderken sen ilk okul sıralarında olmalısın. Ergen olduğumda belki halen çocuktun. Yeter artık büyüdüm. Ben ben oldum. Varın farkıma diye bağırdığım anlarda belki saçlarındaki beyaz kurdeleyi çözüyordun, belki bir kediyi okşuyordun belki de gözyaşlarınla yanaklarını ıslattığın bir bez bebeğe sarılıyordun teselli bulabilirmiş gibi.  Korktuğum anlarda korkmuş, heyecanlandığım anlarda heyecanlanmış, üzüldüğüm anlarda üzülmüş müydün? Tarifsiz, nedensiz kederlerin ansızın gelip üzerime çöreklendiği anlar senin ağladığın, yüreğimin pırpır edip kabıma sığmadığım nedensiz sevinç patlamaları senin güldüğün zamanlar mı denk gelmişti acaba?

Birbirinden ayrı iki ırmağın yolunu izleyerek birleşmesi ve beraber akmaya başlaması gibi bir benzetme çok mu sıradan bir benzetme olur? Irmaklar, yıldızlar, sevgiden emek emekten sevgi oluşturma çabaları edebi olmaya çalışan bir yazı da çok mu sakil durur? Ne olursa olsun. Sonuçta sevgilim o yıldız ışığını gönderdi bir kere. Şimdi o titrek parıltı görmek istediklerini göremezse eğer, bunca yolu boşu boşuna gelmenin hayal kırıklığıyla geçip gidecek. İster felsefe de ister fizik kuralı. Aynı suda iki defa ıslanamayacağın gibi, aynı ışığı da iki kere göremezsin. Hadi şimdi gülümse.
Eyl 102012
 
Thruman Show

Sınırları kim çiziyor?

“Kimse beni tutmasın” ile “Biri beni durdursun” arasında bir yerlerdeyim. Hani coş geldi diyorlar ya galiba bana son günlerde o dedikleri geldi. Düşünen adam olmak kolay değil tabi. Sosyal medyada “üç beş arkadaşın bunu beğendi” mesajı geliyor ya coştukça coşuyorum. Yazıların altında yorum eklendiği  ya da iş yerindeki yeni yetmeler Cem Abi yazıların harika dedikleri zaman içimin yağları eriyor “Tamam Hacı” diyorum “Oldun sen.”
Kankayla çekirdeğe dalmışız çitleyip duruyoruz. Ben  dünyayı kurtaracağım onun umurunda değil.
“Ne demiştin?” diyor “Ne show du o?”
“Truman Show kanka” diyorum. “Bizi izliyorlar. Gözleri hep üzerimizde. Aldığımız nefesi bile biliyorlar.”
“Kim?”
“Onlar. Yönetenler. Her ülkenin her topluluğun başına oturanlar.”
Çekirdeğin kabuğunu tükürüp soruyor?
“Nasıl yani?”
“Görmüyor musun her yerde kamera var. Her vatandaşa bir kimlik numarası bir vergi numarası vermişler. Her arabada plaka, Her internet bağlantısında IP numarası var. Hastaneye, sağlık ocağına mı gittin idrarındaki üre bile onların ekranında. Kredi kartları, banka kartları, her türlü kartlı geçiş de cabası… Toplayabildikleri kadar bilgi topluyorlar.”
“Tamam da kanka bunların hepsi gerekli. Hem güvelik hem kolaylık için. Yoksa nasıl yönetilir bu koca dünya?”  diyor.
“Amaçları da sana bunu söyletmek zaten” diye cevaplıyorum “Bütün yapılanları senin yararına gösterip, sınırlarını çiziyorlar. Sakın diyorlar bu sınırın dışına çıkma.”
“Tamam da kanka yasalar ne derse o olur.”
Çekirdeğin tuzu dilimi dudağımı kavurmuş ama gaza basmışım bir kere durmaya niyetim yok.
“Hepsi o kadar olsa iyi. Önümüzdeki on senede yirmi senede kaç milyon kişi ölecek, kaç milyon kişi doğacak onlar karar veriyor. Kimlerin fakir kalacağı, kimlerin zengin olacağını onlar biliyor. Okuyacağın okulu, yapacağın mesleği bile onlar seçiyor. Trafiği onlar tıkıyor sırf onların istediği yoldan geçesin diye.”
Kanka elindeki çekirdek tuzlarını silkelerken “Yok artık!” diyerek gülüyor. “Adamların işi gücü yok her birimizle ayrı ayrı mı uğraşacaklar?”
“Çoğu gerçek değil bu insanların. Büyük bölümü oyuncu. Truman Show kanka. Yaşadıklarının büyük bölümü onların yazdığı senaryonun parçaları.
Yüzünde tebessüm oluşuyor.
“İnanmam aga ben bunlara.”
“İnanma sen” diyorum “Sabahları evden çıkıyorum otobüs durağında hep aynı kişiler. Geç kalıyorum yine aynı kişiler. Herkes aynı günde mi geç kalıyor arkadaş. Bazı günler bu sabah trenle gideyim diyorum ne göreyim? Aynı kişiler Tren istasyonunda. Bu kadar mı olur?”
“Ne var bunda diye?” soruyor
“Anlamadın mı kanka izliyorlar. Bir süre çaktırmadan dikkatli bak etrafına, sen de göreceksin.”
Arkadaşım çıkarıp bir sigara yakıyor, derin bir nefes çekiyor.
“Kanka sen bu sıra bu yazı işlerine ara versen iyi olacak.”

Aslında haklı. Son zamanlarda biraz fazlaca sarmış olabilirim ama artık ciddi ciddi şüpheleniyorum kankamdan. O da mı onlardan acaba?
Eyl 022012
 
Pet şişeden ayakkabı

Beğenmediğin hayatın belki de bir başkasının hayalidir

En sevdiğin, sade haliyle yetmez olacak.

Makarnayı sos kullanmadan yiyemeyeceksin mesela çünkü krema,  mantar ve sarımsak eklemeyi öğrettiler sana. Bir de karidesi keşfettiğin zaman yavan gelecek o ince çubuklar. Lök diye midene oturacak. Ekmeğe sürdüğün çikolatayı krep hamurunun içine sürmeyi ve ille de muzla doldurmayı öğreneceksin. Kuru fasulye tereyağlı, pastırmalı, soğan da mutlaka kırmızı soğanın cücüğü olsun diyeceksin. Lezzet üstüne lezzet, katlanmış lezzet isteyeceksin.

Aşık olacaksın. Uzaktan sevmek yetmeyecek. Dokunmadan geçirdiğin günler azap gelirken, dokunmadan geçen ömürlerde yazılmış mısralara küçümseyerek bakacaksın. Hazzını arttırmanın en kolay yolunun soyunmuş tene dokunmak olduğunu inanacaksın. Dokunmak yetmeyecek mıncıklayacaksın. Gözlerin gökyüzünde uçan kuşları taramaya başladığı gün, avucunun içinde tuttuğun serçeyi, daha fazla hissetmek adına açlıkla sıkarak öldüreceksin.

Işıltılı reklamlar gösterecekler gece gündüz. Küçücük elektronik aletlere, dev ekranlara sahip olmak için servetler ödeyeceksin. Hiçbir zaman istediğin gibi olmayacak. Ne zaman “tamam oldu” desen çok daha göz alıcısını, çok daha beceriklisini çıkartacaklar karşına. Güçlükle sahip olduklarının değeri kısa sürede düşecek.

İşin olacak ama kazandığın yetmeyecek. Emek vereceksin kimse görmeyecek, para etmeyecek. Emek vermeden yükselmek isteyeceksin, bilgin yetmeyecek. Beğenmediğin ve küçümsediğin yaşantının bir başkasının hayali olduğunu anladığın gün iş işten geçmiş olacak. Severek, huzurla, zevkle, şevkle çalışmanın en büyük tatil olduğunu bilmediğin için, tatilin sadece deniz, kum, güneş ve sabahlara kadar süren eğlence olduğunu zannedeceksin.

Bir evin varsa bir de yazlık gerekecek tamamlandı diyebilmen için. Araban varsa bir üst modeli için fırsat bekleyeceksin.

Hep daha fazlasını isteyeceksin çünkü seni önce mahrum bıraktılar, sonra fazlasını istemeyi öğrettiler.   Kendini hiçbir zaman, yuvasında ekmek kırıntısı bile olamadan güne başlayan kuşlar kadar güvende hissedemedin. Elde ettiklerin yetmez diye fısıldadılar kulağına ve emrettiler.

“Lezzet üstüne lezzet, haz üstüne haz, hadi harekete geç. Hazzı arttır.”

Ve ek olarak;

Angarya olarak verilen işi yerine giderek, bin bir zorlukla tamamladım. Araba istedim gönderemediler. Taksi için fazlasıyla uzak mesafeydi gönlüm razı olmadı. Yarım saat bekledikten sonra gelen otobüse attım kendimi. Hava çok sıcaktı, gömleğim terden ıslanmıştı. Boş koltuklardan birine cam kenarına yerleştim, başımı arkaya yasladım. Açık camdan yüzüme vuran rüzgâr ilaç gibi geldi. Gözlerimi kapatıp yüzümü rüzgâra verdim. Derin bir nefes aldım, rahatladım. Gün belki yorucu geçmişti ama o anın keyfi bütün günden uzak, bütün günden ayrıydı.

“Çok şükür” dedim “Şu an buradayım.