Eki 242012
 
Neler yapmadık ki bu vatan için...

Neler yapmadık ki bu vatan için…

Elmanın içini kemirerek dışarıya çıkmaya çalışan küçük ama çıktığında kocaman bir canavara dönüşecek kurtçuktu fikir. Yanlışı görüp de susan yanlış yapan kadar günahkâr, bana dokumuyorsa yaşasın diyen en az yılan kadar zulümkârdı.

“ Sussan olmuyordu, susmasan olmazdı.”

Bir tıkla açıverdiğimiz sayfaları,  “En son lafı ben koydum ama iyi koydum” övüncüyle kapatıp, bir iş görmekten çok, hizmet etmiş olmanın mutluluğuyla başımızı yastığa koyardık. En güzel yazan, en güzel konuşan, Nef’i ‘nin dizlerindeki mucizeli kuş gibiydik.

Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil

Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil

 

Bir tarafta şahlar, sultanlar, padişahlar vardı diğer tarafta, yıldırımların düşmesine sebep olacak kadar uğursuz sayılan “Siham-ı Kaza”  yazanlar. Bir tarafta demir parmaklıklar, diğer tarafta geçim, çocuk, anne, baba, ev, mal, mülk ve türlü hedeflere yönelmiş hayatlar.

“ Sussan olmuyordu, susmasan olmazdı.”

Ormanlara gökdelenler dikilirken, almaya alışmış kirli eller zaten boş olan ceplere sokulurken, gencecik fidanlar toprağa düşerken, değer verdiğin ne varsa üzerine basılırken, insanlar sınıf sınıf ayrılıp bölünürken,  başına bir iş gelme ihtimalini bile bile yazmak, çizmek konuşmak, aptallık mıydı, cesaret miydi yoksa gösteriş mi?

“Kelp” diyen Tahir Efendilere “Sensin kelp”, “Bizden olamayanlar kâfir” diyenlere “Varıp ahrette görelim kim Müselman” demek miydi tek zorumuz?

Üç kez zindana atılıp affedilen, bir kez daha hiciv yazarsan kellen gider diye uyarılan Nef’i, katline sebep olan son hicvini yazarken ne düşünmüştü acaba?  Koyu esmer tenli zindan muhafızı  bir kez daha affedilmesi için dilekçe yazarken, kağıda damlayan mürekkep için “Mübarek teriniz damlamıştır efendim” dedikten sonra pişman olmuş mudur? Esmer muhafız’ın sinirle yırtıp attığı dilekçeyi görünce “Hay dilim tutulsaydı da konuşmasaydım!” demiş midir?

“ Sussan olmuyordu, susmasan olmazdı.”

Bu günün “Siham-ı Kazaları” sosyal medyanın paylaşım siteleriydi. Resimler ekleyip yazılar, yazacak, yazılanlar yorum yapacak, tersine konuşanı kodu mu oturtacaktık. Çiçekler, böcekler, küfürlü şarkılar, komik videolarla uyutulanları, “O büyük adamın” her sözüne inanları uyandırmanın tek yolu, her seferinde seviyesi biraz daha yükselen gazla “Vaveyla” kopartıp “Baht-ı kara maderini” kurtarmaktı.

Bu sabah gazetelerde alıştığımız ama bir türlü içimize sindiremediğimiz ve her seferinde yine aynı hırsa klavyenin başına koştuğumuz haberlerden birisi daha vardı. İsme gerek yok otuz yılda binlercesinin arasına katılanlardan sadece birisi. Emniyet amiriymiş. Kırk dört yaşında. Biri kız,  üç çocuk babası. Erkeklerden birisi babası gibi polis olmuş, diğeri polis okulunda. Kahraman baba Umreden dönmüş, görev yerine koşmuş. Kahpe pusulardan birisinde aziz canını daha aziz bildiği vatanına hediye etmiş.

“ Sussan olmuyordu, susmasan olmazdı.”

Sadece ve sadece utandım.

Sustuğum zamanlardan utandığım kadar susmadığım zamanlardan da utandım.

Eki 152012
 
Usta

Alın terinizle, emeğinizle yaşam ustası, yaşatma ustası oluyorsunuz.

Bir kerede yuvasını bulup yerine oturan vidalı çivilerden biri dile gelse, “Beş yıldır burada, sapasağlam, sımsıkı, dimdik ayaktayım. Görünen o ki en az bir beş yıl daha kıpırdamam yerimden” dese, bu koca binanın kapılarında, dolaplarında, menteşelerinde, raflarında, pencerelerinde, çerçevelerinde ağır yükler taşıyan diğerleri de dile gelip hep bir ağızdan biz de buradayız diye bağırır mı? Bina, içindeki türlü eşya ve malzemeyle birlikte zangır zangır sallanır, kapılar gıcırdar, kapaklar açılır mı?

Beş yıl boyunca aynı koridorlarda dolaşmış, yemekler de aynı masaları paylaşmış, aynı saatlerde girip, aynı saatlerde çıkmış olmanın verdiği samimiyetle, “Beş yılda kaç bin vida geçmiştir elinden?” diye soruyorum Mehmet Usta’ya. Dudaklarının arasından çıkardığı bir vidayı elindeki vidalama matkabıyla zınk diye deliğine gömdükten sonra gülümseyerek cevaplıyor?

“Bini kabul etmem. On binler dersen olur?”

Ayaküstü küçük bir hesap yapıyoruz. Günde elli vida olsa, ayda bin beş yüz tatilleri düş yılda şu kadar, beş yılda rakam muazzam.

Mehmet Usta’nın elindeki küçük aletin sesi bir kez daha yükseliyor. Binlerin, on binlerin ucu hafızamın bir yerinde gömülü kalmış arama motoru sonuçlarına, ilginç bilgiler başlıklarına takılıp tüketilen yaşamların özetini terse çevrilen vidalar gibi dışarı çıkartıyor. Bir insan, ömrünün bilmem kaç yılını uykuda geçirir, bilmem ne kadar ton su içer, bilmem kaç milyon kez nefes alır diyorlar oysa o yiyip içip tüketen insan kendi ekmeğinin peşindeyken bir o kadar üretip hizmet veriyor, iş görüyor diğer insanları mutlu ediyor. Bir doktor kulağındaki steteskopun ucunu ömrü boyunca kaç küçük bedenin göğsüne değdirir? Bir hemşire sivri uçlu iğneyi kaç kabaya saplar? Fırıncı tezgâhındaki amcanın elinden ömrü boyunca kaç ekmek geçer? Bir terzi kırk yıl boyunca harcadığı ipleri uç uca eklese dünyanın çevresini kaç kere dolaşır? Ev eşyaları satan bir mağazadan çıkan ürünlerin kaç bin eve girdiğinin, aşçıbaşının doğradığı patateslerin sayısı şöyle dursun kaç bin kişinin boğazından emeğini geçirdiğinin, köşedeki balıkçının kar kış demeden buzlu sular içinde ayıkladığı hamsilerin kaç çocuğu büyüttüğünün hesabı nasıl yapılır? Bir anne ömrü boyunca kaç sofra kurar, tombul, zayıf, beyaz ya da esmer bilekleriyle kaç dilim ekmek keser, kaç tepsiyi fırına verir?

Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Üreteni, ürettikleriyle hayata katkı vereni bulmak için birazcık kendimize dönüp ellerinize, bir aynanın karşısına geçip yansıyan görüntüye bakmamız yetiyor. Her gün görev bilip yaptığımız işlerin kendimiz için olduğu kadar diğer insanlar için de olduğunun farkına varmadan yaşayıp gidiyoruz. Beden gücü harcayarak çalışanımız da, beynindeki fosforu ekranlara emdirip, beyaz kâğıtlar üzerine akıtanımız da yıllar sonunda geride bıraktığı işlerle aynı niceliğe ulaşıyor.

Bir işte haftada yirmi saat düzenli olarak çalışırsanız on yıl sonunda on bin saate ulaşır o işin otoritesi olursunuz diyor uzmanlar. Bu hesap sadece saat üzerinden yapılıyor oysa o becerikli elleriniz, bazen  geri adımlar atarak işinin yolunu tutan ayaklarınız, nurunu tüketerek çalışan gözleriniz, aklınız, fikriniz, alın terinizle,  kısacası emeğinizle yaşam ustası, yaşatma ustası oluyorsunuz. Hesabı kolay; günde şu kadar olsa, ayda, yılda, on yılda…

Eki 122012
 
Daha önemli işlerimiz var bizim

Daha önemli işlerimiz var bizim

Cips, çay, fındık fıstık eşliğinde, sıcak koltuğa gömülüp bir televizyon kanalından diğerine atlarken takıldığım belgeseller bana insanoğlunun ne kadar boş işlerle uğraştığını bir kez daha ispat ediyor. Bunca önemli mesele ve hala çözülmemiş düğüm varken Avrupalı ve Amerikalıların, bolca para ve zaman harcayarak hayatlarını tehlikeye attığı maceralar ne kadar da lüzumsuz. Örneğin çocukluğundan beri uzaya merak sarmış bir gök bilimci, düşüyor güneş sistemindeki en uzak gezegenin peşine. Neymiş efendim Plüton gezegen miymiş değil miymiş? Sırf bunu anlamak için gidiyor dünyanın en yüksek rakımlı rasathanelerinden birisinde tek başına iki senesini geçiriyor. Rasathane dediğin yer öyle beş yıldızlı tatil köyü falan değil. Dağın tepesinde. İn yok cin yok. Nem oranı çok düşük bizim gök bilimcinin burnunun içi kuruyor. Sık sık şiddetli burun kanamaları, basınç değişimi yüzünden dayanılmaz baş ağrıları çekiyor. Yemek içmek için marketten gideyim taze pırasayı alayım, sahana köy yumurtası kırayım falan yok. Konserve ve dondurulmuş ürünler menüsünde ne varsa o. İki yıl boyunca sabahlara kadar gökyüzünü seyrettikten sonra anlıyor ki Plüton gezegen değil cüce gezegenmiş. Vay arkadaş buluşa bak. Cipsi, kolayı, fındığı fıstığı bırak, git kendini iki sene hapset. Ne buldun? Plüton cüceymiş. Boş işler bunlar.

Hadi onu anladık. Adam belli ki asosyal tip. Umudunu gökyüzüne belki de renkli ışıklar saçarak gelecek gemilerden inecek yaratıklara bağlamış. Ya şu yılanlarla dolu adada elinde değnek dolaşan kovboya ne demeli? Ada gölün ortasında. Göle kadar arabasıyla gelip, adaya sandalla ulaşıyor bizim kahraman. Neymiş yılanları inceleyecek. Ada da araştırdığı çıngıraklı yılan cinsinden bol miktarda var.  En sonunda kıstırdığı bir tanesi aman daha yakından bakayım derken zınk diye geçiriveriyor dişlerini adamın bacağına. Hasssdııt şimdi gördün mü ebenin örekesini falan demiyor adam. İşin uzmanı ya zehir kaç dakika da öldürür, yardım alması için kaç dakikası var biliyor ama süre kısıtlı. Önce sandala sonra arabasına ulaşması lazım. Bulunduğu yerden telefonu da çekmiyor. Tam bir yaşam savaşı başlıyor. Son anlarında adeta sürünerek, yarı baygın ulaşıyor hastaneye. Birkaç dakika daha geç kalsa mevta. Neyse ki yırtıyor kefeni. Şimdi gel de kızma bu adama. Kardeş evin var barkın var, çoluk çocuk sahibi adamsın. Bırak boş işleri al karını koltuğunun altına bir elinde oğlanın başında dayan cipse, yüklen kolaya. Arada karın soyduğu mandalinaları, portakalları tıksın ağzına.  Olmadı mı dışarıda gürül gürül bir dünya… Karış insan içine, ak alemlere, ak alemlere. Ne işin var yılanla çiyanla? Boş işler bunlar

Sadece bunlar değil ki! Hangi belgesel kanalını açsam başka bir örneği. Örneğin Amerika’da pelikanlarıyla ünlü turistik bir göl kasabası var. Bir gün pelikanların iyice azaldığını fark ediyorlar. Ne oldu da bu oldu diye bir düşünce sarıyor ki hepsini sorma gitsin. Başlıyorlar günlerini ormanda geçirmeye. Acaba sesten mi rahatsız oluyorlar diye ses ölçümleri yapıyorlar. Ağaçlara tırmanıp yuvaları inceliyorlar, helikopterlerle yukarılarda gezinip yuvaları gözlüyorlar ama sonuç yok. En sonunda bütün yuvalara kamera yerleştirip kaydetmeye başlıyorlar. Sonunda bir rakun sürüsünün her akşam karşı kıyıdan yüzerek geldiğini, ağaçlara tırmanıp yuvalardaki yumurtaları afiyetle yediğini görüyorlar. Düşünüp taşınıyorlar, rakunlara da kıyamadıkları için bütün ağaçların gövdesini tırmanmayı engelleyecek kaygan plakalarla kaplıyorlar. Altı yıl sürüyor bu mücadele sonunda pelikan nüfusu normale dönüyor. Altı yıl dile kolay. Boş işler dedik ya!

Adamların parası da çok zamanı da. Bizim Çözmemiz gereken daha önemli sorunlarımız var. İç işleri var, dış işleri var. Siyaset var, kıyafet var. Ben de merak ediyorum çocukluğumda çapariye takılan kolyozların, uskumruların nereye gittiğini ama boş işler bunlar. Oysa şimdi gelişme zamanı kalkınma zamanı. İstanbul’un altındaki tünellerle, Marmaray’ın dibinden çıkan çanakla çömlekle, beş bin yıl önce toprağın altında kalmış viranelerle vakit kaybedemem. Gözümü ağzı açık ayran budalası gibi uzaya, yıldıza, daha aşağısında uçan kuşa, daha da yakınımda sürüngen hayvana dikemem. Hem bunlar yetkilisinin işi.Nasıl olsa onlar çalışır, bulur anlatırlar zamanı geldiğinde. Ben de cips var kola var. Boş işlerle uğraşamam.

Eki 082012
 
borç

Babadan oğla miras

Işıklar yandığında tarhana çorbası, peynir ekmek, camı açtığında yüzüne vuran yağmur kokusu cazibesini kaybediyor. Işıl ışıl gösterilen bir dünyanın ele geçmesi bir ömür süren nesneleri akıldan çıkmaz parıltılarıyla vitrinlerden camlara yansıyor. İnsanoğlunun iyiliği, mutluluğu, rahatı, konforu için hizmet aşkıyla harıl harıl çalışan beyinler yeni fikirler üretmeye devam ediyor.

“Ne kadar sattın?” Diye soruyor beyaz gömlekli adam orta parmağıyla gözlüğünü burnunun üzerine iterek. “Bu kadar mı? Yetmez. Daha çok satmalısın? Para satıyoruz para. Bizde durdukça kıymeti yok onlarda dursun. Fazlasıyla iade ederler. Kefil mi? Bırak canım uğraştırmayın müşterilerimizi. Yok yok korkma. Ne yapar eder öderler. Ödemediler mi gönder icra takibini bak nasıl tutuşuyorlar. Ölür yine borçlu kalmaz bu ülkenin halkı.”

Kırmızı, beyaz, füme, mavi… Rengârenk, uzun süredir sahibinde bulunan ama halen sahibine ait olamayan arabalar yollara diziliyorlar. Kırmızıların yirmi, mavilerin kırk sekiz ayı kalmış. Parmaklarıyla tıpıtıp, tıpıtıp direksiyona vurduğu için keyifli görünen genç adam radyoda çalan şarkının sözlerini mi yoksa sabahın erken saatinde üç saniyelik elektronik bir işlemle borca aldığı yakıtın karbon monoksite dönüşüp havaya uçmasını mı düşünüyor?

Beyaz gömlekli adam beyaz gömleğinin parlak kol düğmeli manşetlerini çekiştirerek yeni talimatlar verirken, genç çömezleri muhtemelen “Vay arkadaş!” diye iç çekiyorlar “Bu yeni direktör var ya deha! Deha!.. Adamın önce aklını sonra cebindeki parasını alır.”   Direktörün umurunda mı? “Kampanya sloganımız hazır mı?” diye soruyor. “En iyi dostunuz biziz, bizden başka dostunuz yok, tak diye isteyin, şak diye verelim gibi bir şey olsun. ”

Dikine köyler, dikine köylerden kurulu küçük şehirlere fiyakalı isimler veriliyor. “Başın göğe ersin konakları”, “Ömür biter borcu bitmez evleri” üç yanı denizle çevrili ülkemde çakma kanal konseptleri, tenis sever halkıma tenis kortu, kapıda güveliği, aman ne büyük yenilik çocuk parkı… Hepsi hepsi yüz yirmi ay. Yirmilerde elin daha ekmek tutmaz. Otuzunda başlarsan kırkında senin olur, kırktan sonrası biraz zor ama kira ödeyeceğine borç öde canım, sen göremesen de çocuğun görsün.

Altın yaldızlı, deri kayışlı saatine bakıyor direktör. Çok uzatmaması lazım çünkü bu gün bitirmesi gereken üç toplantısı daha var. Yine de aklına gelen son fikri de söylemeden edemiyor.     “Lütfen dikkat!” diyor. “Muhteşem bir kampanyaya daha başlayacağız. Hem bu harika bir hizmet olacak. Ülkem insanı bütün borçlarından kurtulacak.” Genç çömezler hayretle adamın yüzüne bakarlarken direktör parlak fikrinin tadını çıkartarak devam ediyor; “Biz ödeyeceğiz hepsinin borcunu.” Gözler fal taşı gibi açılıyor, Bakışlar “Nasıl yani?” şaşkınlığıyla direktöre yöneliyor. “Sonra onlar da bize ödeyecekler.” Diye devam ediyor kravatını düzelterek. “Böle bildiğiniz kadar bölün. Beş sene on sene fark etmez. Hem biz kazanalım hem de halkımız kazansın.” Borçla borç ödetme fikrini muazzam derecede başarılı bulan toplantı salonundan alkış sesleri yükseliyor.

Bir ev, bir araba… Yüz yıllardır oradan oraya savrulan insanımın hayali. Bir pula bir açığa imza devri çoktan kapanmış, veresiye defteri tarih olmuş, birbirinin cebine harçlık koyan arkadaşların yerini beş santimetre karelik çipli plastik parçaları almış. Borç yiğidin kamçısıydı artık prangası olmuş.

Tarhana demiştik ya en başında. Bir paket tarhananın bedelini ödemek bazen seneler sürüyor.