Mar 172013
 
hey onbeşli

Çanakkale Savaşında bütün öğrencileri şehit düşen Galatasaray, Konya ve İzmir liseleri 1915′te tek bir mezun veremedi

Bir türkü dilime dolanıyor. Hikayesini öğrenince masanın kenarına parmaklarımla ritm tuttuğum anlar aklıma geliyor utanıyorum. Gencecik fidanların geriye dönemeyeceklerini bildikleri bir yolculuğa güle oynaya, ölümle alay edercesine çıkarlarken yaktıkları türküyü sonradan gelen kuşakların oyun havası zannederek dinlemelerine şaşırmıyorum  çünkü şairin ana sütü gibi candan ana sütü gibi temiz dediği ve bir kaç sözcükte bir hayatı özetleyen sözcükler üzüntüyle sevinci, hüzünle neşeyi, acıyla tatlıyı birbirine karıştırıp yoğuruyor, ortaya coşkudan, gururdan oluşmuş bir eser çıkartıyor.

Dünyanın en büyük şairleri Anadolu’da yaşıyor. Şöhret kaygısı, isim kaygısı olmaksızın yüreklerden dökülen sözler asırlar boyu ağızdan ağza, dilden dile dolaşıyor. Anadolu’nun kocaman yürekli insanları, seviniyor türkü yakıyor, üzülüyor türkü yakıyor, kızıyor türkü yakıyor, ölüme giderken yine türkü yakıyor.  Hem de ne türkü! Bazen bayan, bazen erkek, bazen hem erkek hem bayan sanatçılar birlikte, bazen koro söylüyor. İzleyenler alkış tutuyor, hadi hep beraber seslenişiyle “On beşliler gidiyor kızların gözü yaşlı” sözlerine hep bir ağızdan eşlik ediyorlar. Gidenlerin gittikleri yerden dönemediklerinin farkında değil hiç birisi. Oysa eğlenerek söyledikleri o türkü aslında büyük bir trajediyi anlatıyor.

O türkünün ilk söylendiği yıllarda Çanakkale Cephesi insan öğütüyor. Anadolu’nun her sokağı bir şehit sokağı, her köyü şehitler köyü olmuş ama yetmiyor. Boylu boslu, gösterişli eli silah tutan her erkek asker ya da asker adayı ama yetmiyor. On beş yaşının üzerinde olup da gönüllü yazılanlar askere alınıyor ama yetmiyor. Dünyanın öteki ucundan getirdikleri  saf çocukları Çanakkale’den geçirmeye çalışan canavar cana doymuyor. İnsana doymuyor. Daha çok can, daha fazla insan istiyor ama yetmiyor.

1915 yılında yayınlanan bir genelgeyle on sekiz yaşını doldurmuş herkesin Çanakkale Cephesinde savaşmak üzere askere alınacağı duyuruluyor. O gün kullanılan Rumi Takvime göre 1315 yılında doğmuş olan gençler çağrılanlar.Yani on beş’ liler. Kimisi tahsilinin, kimisi mesleğinin ama hepsi gençliğinin başında hayatının baharında daha. Gidip de dönememek var ya kimin umurunda. İşte o zaman kopuyor yüreklerden o sözler. “Aslan yarim kız senin adın Hediye” diyen “Sevdiğim pek gönüllü, koyup da gidemiyom” diyen belli ki o gencecik fidanlardan birisi.

Sözlerde hüzün var.Sözlerde ayrılık var. Sözlerde gözyaşı var ama ya ezgiler? Belki de değiştirilerek, dönüştürülerek, oyun havasına çevrilen ezgiler… Değişmiş ya da değişmemiş, dönüşmüş ya da dönüşmemiş kim ne derse desin, O hazin sözlerin ardında açıktan açığa yaşanan gurur kendisini hissettiriyor.

Saçı kınalı bir kuzu; Dönsek de düğün bayram bize dönmesek de dercesine Aslan yarine son bir selam yolluyor. Kızların gözü yaşla doluyor.

Hey on beşli on beşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı

Aslan yarim kız senin adın hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi on yediye
Gidiyom gidemiyom
Sevdim terk edemiyom
Sevdigim pek gönüllü
Gönlünü edemiyom

Aslan yarim kız senin adin hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi on yediye

 

Mar 042013
 
z kuşağı

Yeni bir kuşak geliyor; “Z kuşağı”

On bir yaşındaki oğlum, “Gece on ikide bilgisayarı açabilir miyim? Ortaçağ ejderhamı gezintiye çıkarmam gerekiyor.” diye sorduğunda şaşırmıyorum. Sonuçta üçbeş internet sayfası karıştırıp, kuşakları, kuşaklar içindeki pozisyonları, pozisyonlar içindeki rolleri azbuçuk da olsa öğrenmişim. X kuşağından olan bendeniz daha Y kuşağının yeni yetmelerine alışamadım ama onların hemen arkasından Z kuşağının geldiğini biliyorum.

Kucağında bilgisayar tıkır tıkır yazarken görüyorum. Annesi “Hadi oğlum sofraya” diye seslendiğinde “Az kaldı anne. İngiliz sörvırındayım” diye cevap veriyor. Baba olarak her her hatayı düzeltmekle sorumlu olduğumdan, server değil, sunucu diyeceksin diye uyarıyorum. Merakla gidip ne yaptığına bakıyorum, farelerin peynir kapmaya çalıştığı bir oyunda kendisi gibi çevrimiçi olan onlarca çocukla bir yandan kapışırken, bir yandan da yazışıyor.

“Sen ingilizce bilmiyorsun ki nasıl anlaşıyorsun?” diye soruyorum merakla. Üç beş kelimeyle cevaplıyor;

Join room, go, come, map…

Onların dünyasında anlaşmak için İngilizceyi mükemmel konuşup yazmak gerekmiyor. Öyle ya da böyle, Türkiye sunucularından sıkılmış, İngiltere, Brezilya, Çin sunucularında dolaşarak 14.000 peynir biriktirmiş, 12.000 fare kurtarmış. Level! Üzerine Level atlamış.

Ben, arkadaşlarım camın önünde ıslık çaldığında top oynamak için çağrıldığımı anlardım. Şimdi çağrılar artık telefonla geliyor.

“Falanca oyunda, falanca odadayım, Arda’yı da ara üçümüz beraber girelim…”

Geri kalan iletişim sanal ağ üzerindeki kurulu gerçeklikte yazışmalardan ibaret.

Altı üstü bir pazarım var. Şu veli toplantısı meselelerinden çoğunlukla yırtmayı başarsam da son toplantı benim üzerime kalıyor. Daha önce silah zoruyla girdiğim toplantılarda olduğu gibi Berke Can’ın durumu nasıl, Anıl Efe ile İremsu neden kavga ediyor meselelerini ve sınıfın perdelerinden, temziliğine kadar orijinal öneriler sunan velileri dinleyip çıkacacağım çare yok. Geçen sene çocuklar ilkokulda oldukları için tek bir öğretmenle kurtarıyorduk işi ama yeni sistemde bir anda kendimizi orta okulda bulduğumuzdan her bir branş öğretmenini ayrı ayrı bekliyoruz.

Gelen öğretmenlerin hepsi şikâyet mi yoksa övgü mü olduğunu anlayamadığım aynı konuda ağız birliği ediyorlar;

“5B oyun oyun oynamak konusunda çok uyumlu olduğu gibi aralarında ciddi bir dayanışma var.”

Oyunda dayanışma… Kendi kendime iyi de ne var bunda diye soruyorum ama sınıf öğretmenimiz aynı fikirde değil.

Okulun güzel bir uygulaması var. Öğrenciler arasından seçilen bir grup her hafta sınıfları dolaşıyor ve en temiz sınıfı seçiyor. Birinci seçilen sınıf bir gün serbest kıyaftle okula gelmeye hak kazanıyor. Geçen senelerde bu serbest günde okula oyuncak getirmek de serbest bırakılıyordu ama haliyle bizimkiler biraz daha büyüdüğü için oyuncakların şekli değişti. Tablet bilgisayarlar, anne babalara ait akıllı telefonlar, PSP oyun cihazları okula gelmeye başlayınca, olanlarla olmayanlar arasında da gruplaşmalar oluşunca sınıf öğretmeni elektronik cihaz getirmeyi yasaklıyor. Bizim sınıf en son serbest gün uygulamasına hak kazanınca, başı kızların çektiği bir grup elktronik cihazlar için gidip sınıf öğretmenine yalvarıyorlar. Aldıkları cevap olumsuz. Sınıf öğretmeninden olumsuz cevap alınca  önce müdür yardımcısına, sonra da (öğrencilik yıllarımda odasının önünden geçmeye bile tırstığım) okul müdürüne gidiyorlar. Cevap yine olumsuz.

Sınıf öğretmenimiz olmaz demesine rağmen, çocukların kendisini atlayıp iki yöneticiye gitmesinden rahatsız oluyor ama asıl şoku ertesi gün sınıfa girdiğinde yaşıyor. Çocukların çoğunun elinde yasakladığı pahalı oyuncakları görüyor. Müdür sınıfa geliyor,cihazlara o gün sonuna kadar el konuluyor ve sınıfa üç hafta temizlik yarışmasına katılmama cezası veriliyor. Çocuklara söz dinlememenin bedelini bu küçük cezayla ödettiğini düşünen sınıf öğretmenimiz ertesi gün sınıfa geldiğinde, bir gün önce yaşadığından daha büyük bir şok yaşıyor; ortalık darmadağınık, her yerde kağıt parçaları, çöp kutusunun dışında portakal mandalina kabukları, yerlerde kalemtıraş çöpleri…

“Neden bu kadar pis burası?” diye soruyor aldığı cevap ilginç;

“Nasıl olsa temizlik yarışmasına katılamıyoruz…”

Devir eskisinden çok hızlı değişiyor.

İş başvurusu için gönderdiği özgeçmişine, deniz kenarında çekilmiş resmini ekleyen, elektronik posta adresini gizemli_geceler@….mail.com olarak belirten, işe girer girmez hemen yöneticilik kapmayı bekleyen, çabuk sıkılan, gerekli gereksiz sorgulayan, itiraz eden Y kuşağına daha alışamamıştım ki itiraz etmekle kalmayan, bildiğini okuyan bilgisayar kurdu ve sosyal iletişim ağlarının hakimi asi Z kuşağı geliyor.

Ne yapmalı bilmiyorum. Yasaklasak mı şu interneti acaba?