Kas 252013
 
Bir an önce büyü oğlum

Bir an önce büyü oğlum. Büyü ki endişelerim son bulsun.

En güzel ikilemlerden birisidir bu belki de. Çok istenilen bir  hal ile akla bile getirilmek istenmeyen başka bir halin çatışmasıdır. Bir yanım zamanın bir an önce geçmesini beklerken diğer yanım geçmesin ister. Bir yanım gelecek güzel günleri sabırsızlıkla beklerken bir yanım, geçen her günün bana hediye edilen bu pastadan bir dilim daha eksilttiğini hatırlatır. Varsın geçsin oğlum. Sen büyü yeter ki.

Sen büyüdükçe seninle ilgili kaygılarım azalacak. Hastalıkların beni bu kadar korkutmayacak. Ateşinin çıktığı gecelerde yüreğim ağzıma gelmeyecek. Yüce yaradan kötü olasılıklardan saklasın, sen güçlendikçe hastalıklar senden uzaklaşacak. Oysa seni geliştiren her gün beni azaltacak. Gittikçe hareketlerim yavaşlayacak, kemiklerim, adalelerim zayıflayacak, gözlerim uzağı seçemez olacak. Olur da beklenmedik bir hadise çalmazsa kapımızı, biraz şeker, biraz tansiyon, biraz kolesterol, biraz kalp, yılların verdiği yorgunluğun doğal sonucu olacak.

Önünde kaç yıl, kaç ay, kaç gün, kaç saat, kaç dakika olduğunu kim nereden bilebilir ki? Yine de aklımıza hiç getirmek istemediğimiz o kaçınılmaz sonun henüz bizden uzakta olduğunu varsayarak elinin ekmek tuttuğu günü bekleyeceğim sabırsızlıkla. Artık bana ihtiyacının kalmadığı,  İyi ve namuslu bir insan olduğun o günü görmek aldığım en güzel hediyelerden birisi olacak. Diploma, bileğinde altın bilezik, kolunda hanım hanımcık bir kızla geldiğin günleri görebilirsem eğer yaşlandık ama değdi, çok şükür, çok şükür, çok şükür diyeceğim.

Ömür beklemekle geçecek gidecek. Tıpkı doğacağın günü bekledim gibi. İlk defa baba dediğin, ilk adımlarını attığın, okula başladığın ilk günü beklediğim gibi. Sen gençleştikçe baban yaşlanacak. Sen büyüdükçe baban küçülecek.

Baba olmak işte böyle bir şey oğlum. Sana hediye edilen nimeti kaybetmekten her an korkarak ve her geçen gün kendinden gidenlere aldırmadan ve sanki elindeymiş gibi ölmemeye çalışarak yaşamak. Bir an önce büyü oğlum. Büyü ki endişelerim son bulsun. Sen gençleştikçe ben yaşlanacakmışım, olsun.

Kas 252013
 
Kızlı erkekli

Kızlı erkekli kazanmamış mıydık biz Kurtuluş Savaşını

Gerçek hayatta çok sık karşılaşmasak da Yeşilçam Filmlerinde, televizyon dizilerinde izlerdik delikanlı âlemini.  Gerçi her ne kadar maço erkek tavırlarını delikanlı davranışı diye yedirmiş olsalar da hayran  hayran seyretmek ve taklit etmekle geçti gençlik yıllarımız. Kadir Abi önce döver sonra severdi. Cüneyt Abi bir vuruşta üç kişiyi birden devirirdi, bize öğretilen delikanlılık işte böyle bir şeydi. Oysa en delikanlı kahraman, Ömer Seyfettin’in Ant hikayesinde, zayıf olan arkadaşını öğretmen dayağından korumak için suçu üzerine alan ya da kuduz köpeğe karşı öne atılıp kendisini feda eden çocuklardı.

Hiç yazılmamış delikanlılık kitabının kuralları bize öğretilenlerden çok farklıydı aslında. Yemeyip çocuğuna yediren anneler, giymeyip ailesini giydiren, üç kuruş helal kazançla beş nüfus bakan babalardı delikanlı. Delikanlı adam başkasının karısına kızına yan gözle bakmazdı. Hani “Heeeyt ulan var mı bana yan bakan!” narasındaki  yan bakma herhalde buradaki gibi art niyetle, kötü emeller besleyerek bakmak gibi bir şeydi. Başkasının karısı kızı dedik ama delikanlı adama göre başkası zaten çok başka birileriydi. Kendi mahallesinin kızlarını zaten kendi ailesinden saydığı için, konu komşunun namusunu da kendi namusu sayardı. Arkadaşının kardeşi, arkadaşının sevdiği, aman aman… Tövbe, tövbe… Deli kanlı adam, adam gibi adamdı. Severdi belli etmezdi. Sevdiğinin gözünün içine bakmaktan daha ötesini hayal etmek günahların en büyüğüydü.

Adam gibi adam dedik ya sadece adamlar mıydı delikanlı? Omzunda bomba, sırtındaki kundakta bebek, cepheye yürüyen kadınlarımız delikanlının hasıydı mesela. Yıllardır gurbette, cepheden cepheye koşan o erkeklerle, erini savaşa göndermiş yıllarıdır görmemiş o kadınlar karşılaştıkları vakit  birbirlerine bir kez olsun yasak hislerle bakmışlar mıydı acaba? Tövbe tövbe… Tövbe dediysen sende de var o delikanlılık. Yok demeyip de aklına kötü şeyler getirdiysen kusura bakma ama sanırım kızlı erkekli diye avaz avaz bağıranların grubuna biraz daha yakınsın.

Son günlerde bu kızlı erkekli meselesi aldı başını gitti. Ateşle barut yan yana durmaz sonucuna bağlayıp, ateşle barutu ayırdığımız ya da en azından birisini hapsettiğimiz zaman sorunun çözüleceğini zannedenler, ateşle barut ayrıldığı zaman, ne ateşin ateşliğinden ne de barutun barutluğundan bir adım bile uzaklaşmadığını fark edemiyorlar bir türlü. Oysa ateşe, ateş olduğunu, baruta da barut olduğunu anlatmaktan geçiyor sorunun çözümü. Kızlı erkekli oturuyorlar, kızlı erkekli kalıyorlar demek kolay. Yanacaksam da helalinden yanmalıyım dedirtebiliyor musun o kızlara erkeklere sen ona bak. Adam gibi adam erkekler, hanım efendi genç kızlar, insanın dibi, en rafinerisi, en damıtılmışı, en arısı, kendine hakim, nefsine hakim, herkesin, her kızın, her genç erkeğin kendisi gibi ana baba evladı olduğunun bilincinde delikanlılar yetiştirebiliyor musun onu düşün.

Kısa bir anı: Dolmuş sırasındaki delikanlılar

Dolmuş sırası uzundu, dolmuş yoktu. Kahya taksi çevirdi, iki lira fark vererek sıradan dört kişi gelebilir dedi. Sıradan üç erkek bir kız çıktı. Erkeklerden en baştaki ön koltuğa doğru yönelince kız çekinerek sordu;

–          Öne ben geçebilir miyim?

Erkek olan somurtuk yüzünü bile çevirmeye gerek duymadan tersleyiverdi;

–          Önde oturabilmek için fark ödeyip bu arabaya biniyorum ben.

Kapıyı açtı ön koltuğa kuruldu. Kız ve diğerleri sıradan arkaya geçtikleri için kızı ortaya alan erkekler cam kenarına düştü. Arkadaki erkekler buyurun cam kenarında siz oturun bile demedi. Kızlı erkekli taksiye binip giderlerken biz durakta kalanlar arkalarından bakakaldık. “Vay arkadaş!” diye geçirdim içimden. “Delikanlılık ölmüş” dedim kendi kendime ve neden müdahale etmedin diye sordum. Cevap alamadım.