Kas 222014
 

Se qualcuno è colpevole, nessuno è colpevole

(Herkes suçluysa hiçkimse suçlu değildir)

                                                                                                                                                                               Sicilya Mafyasına ait bir söz

Suçlananı koruyan suçlayandan daha güçlüyse suçlayanla suçlu yer değiştirir

Suçlananı koruyan suçlayandan daha güçlüyse suçlayanla suçlu yer değiştirir

Suçlayanlar hep asık suratlı, ceberut,  koruyanlar ise genelde babayiğit adamlardır. Suçlayanlar haklı olsalar bile çoğunlukla sevilmezken, koruyanlara hep kurtarıcı gözüyle bakılır. gönüllerde asıl taht kuranlar ise hikâyeleri bazen hazin bir sonla bitse de suçlananlardır. Suçlananlarla suçlu olanlar arasında büyük bir fark vardır. Suçluyu sevmemekle birlikte genetik kodlamalarımızdan mıdır, yoksa bu memleketin havasında mı, suyundan mıdır bilinmez, suçlananların aslında masum olduğuna dair kesin düşüncelerimiz vardır.

Pek çok başarılı sinema filminin, binlerce insanı ekrana yapıştıran televizyon dizilerinin kurgusu hep bu üçgenin üzerine oturtulur. Apartman görevlisi, film boyunca avanta peşinde olduğu için apartman yöneticisi tarafından sürekli suçlanır. Apartmanın kabadayısı ise kapıcının kurtarıcısıdır. Eninde sonunda alkışlar, türlü badireyi atlatıp apartmanı ele geçiren kapıcıya gider. Bu yüzden filmin adı kapıcılar kralıdır.  Daha geride kalmış bir zamanın bu güne uyarlamasıyla ortaya çıkan bir televizyon dizisiyle örnek verirsek; hükümdarın karısı suçlayan, genç şehzade suçlanan, şehzadenin etrafındaki paşalar da koruyandır. Akıbeti her ne kadar kötü olsa da gönül tahtına oturan yine suçlanan şehzade olacaktır.

Gerçek hayatı da film izler gibi izlediğimiz için senaryoya dahil olduğumuz aklımızın ucundan bile geçmez. Daha büyük boyutta düşündüğümüzde milyonları yönetmeyi kendine görev edinmiş birileri, karşımıza suçlayanları, suçlananları ve koruyanlardan oluşan senaryoyu çıkarttıklarında bizden tek istedikleri vardır;

“Ses çıkarma, seyirci olarak kal, oyunu bozma, suçlananı alkışla.”

Oysa bir gün gelir, oynayanlardan birisi rolün dışına çıkar, bütün dengeler birden bire değişiverir.  Filmin esas oğlanı beklemediği repliklerle karşılaşmıştır. Daha da kötüsü filmin kamera arkası görüntüleri, ortaya saçılır. O güne kadar suçlananlar birden bire suçlayan olur, o güne kadar suçlayan rolünü oynayanlar da suçlanan rolüne geçiş yaparlar. Gözler suçlananı kurtaracak olanı arasa da o sahneye çıkmak için muhtemelen oyunun finalini beklemektedir.

Esen rüzgar fırtınaya çevrilirken, kağıdın üzerinde rüzgar gülü gibi dönen üçgenin köşeleri sürekli yer değiştirir.   Bir bakarsın en tepede suçlanan vardır, bir bakarsın suçlayan. Asıl olansa baş döndürücü hızla dönen üçgenin ortasında kalan seyircilere olur. İşte tam o sırada, o ana dek “seyirci kal konuşma, oyunu bozma” diyen yönetmenlerin arasına oyuncuya değil, seyirciye sufle veren bir başkaları katılır.

“Sesiz olma, seyirci kalma, oyunu boz…”

Oysa oyun çoktan bozulmuştur.

Kas 092014
 
zeytin

Efsaneye göre; Ege kıyılarını gezerken yorulan Homeros, bir zeytin ağacı gölgesine oturur. Zeytin ağacı dile gelir ve Homeros’un kulağına şunları fısıldar: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım ve sen gittikten sonra da burada olacağım.”

 

Sarı iş makinelerinin ağır tarakları zeytin ağaçlarının köküne saplanırken, saplayanların dilinde ülke, zenginlik, refah, iş, umut gibi yüce değerler vardı.

“Beni bak oğlum beni” diye bağıracaktı bir amca; “O kesip durduğunuz ağacler  goley mi yetişir saniyonuz siz?”

İş makinelerinden birisi egzozundan kara kara mazot dumanları çıkartarak yürüyüp, zeytin ağaçlarından en görmüş en geçirmiş olanını devirecekti. Zeytin ağacı ki başka bir ağaçtır.  Kısa boylu, tıknaz, yere sağlam basan, karayağız köy delikanlıları vardır ya işte öyle. Kabuğu çile çekerken bile gülümseyen köylünün derin çizgilerle dolu yüzü gibidir. Yaprağı yeşildir ama gümüştür. Hele kökleri… Odun gibi değil, zeytin gibi değil, hem ikisi birden hem ikisi birden değil… Mis gibi güzel kokar kökleri.

Ağaç devrilince feryat eden amcalara, şalvarlı, başörtülü, yaşı geçkin ama gönlü genç, çevik mi çevik, yüzleri de elleri gibi toprak rengi teyzeler katılacaktı.  Bir kıyamettir kopacaktı. Genci yaşlısı, eskisi yeni gelini hepsi bir olup buldozerlerin önüne atıvereceklerdi kendilerini.

Buldozerlerin sahipleri değil, sahiplerinin görevlendirdiği gencecik şefler bakacaklardı ki iş zora gidiyor, içlerinden tombul tombalak, göbekli temiz yüzlü olanlardan birisi geçecekti köylünün karşısına başlayacaktı dil dökmeye…

“Amcalar, teyzeler, dedeler, nineler etmeyin eylemeyin. Yeminlen bu sizin iyiliğiniz için. Şimdi karşı çıkıyorsunuz ama gelecekte göreceksiniz faydasını. Santral kurulacak buraya. İnşaatı, ustası, kurulduktan sonra kömürü, madeni, işçisi, memlekete, ekonomiye katkısı saymakla bitmez yararları. Kaç bin kişi ekmek yiyecek biliyor musunuz? Şimdi söyleyin hele. Ekmek mi istersiniz, zeytin ağacı mı?

Kalabalığın önündeki ihtiyarlardan birisi alacaktı sözü;

“Len olum.” Diyecekti “Okumuşsun şunca işçinin başına şef oluvemişsin emme bişeycik örenememişsin. Hem ekmek hem zeytin yesek olmez mi! Get biraz öte yere kuruver santralini.”

Sonra tombul şefin göbeğini işaret edip devam edecekti.

“Yalınız ekmek yirsen işte böle tombalak olverirsin. yağ bağların gübeğin şişer. Zeytin ye zeytin. Hem gafen çalışsın hem için. Ekmeği zeytinin yağına ban ki yidiklerini çıkarmek goley olsun. Böle yuvalene yuvalene gezme ortalık yerde.”

Bir kahkahadır kopacaktı. Genç şefin yanakları kızarırken kalabalık neşeli mi neşeli bir Ege Türküsünü hep bir ağızdan söylemeye başlayacaktı. Düğün gibi, bayram gibi… Hem ekmekleri hem de ekmeklerinin katıkları olan zeytinlerini kimselere bırakmayacaklardı…

Benim hayalimde böyle canlandı ama böyle olmadı elbette. Bir gecede 6000 ağacı hiç acımadan söktüler. Termik santral demek, daha çok kömür çıkarmak, daha çok maden açmak, daha çok madenci çalıştırmak demekti çünkü. Evet ne yazık ki ucunda ölümler olsa da, zeytinlikler, ağaçlıklar, ormanlıklar yok olsa da, havamız, suyumuz yani hayatımız ise karaya bulansa da daha memleketin ihtiyacı olan enerji demekti. Yine evet, bir termik santral sayesinde binlerce eve ekmek girecekti.  Oysa büyük sır amcanın söylediğinde gizli. Her ne pahasına olursa olsun demeden hem ekmeği hem zeytini yemek mümkün. Mevlam güneşinden, rüzgarından, dalgasından, suyundan her türlü nimeti vermişken, o uğruna savaşlar çıkan enerjiyi elde etmek, kirletmeden, katletmeden yaşamak,  zengin olmak da mümkün. Doğadan bugün çaldığın sadece bugünü kurtarır, sadece bugünün binlerce insanını doyurur ama ya yarın?

Hepsi bir yana, zeytin bu be… Sevmeyeni var mıdır?