Oca 212018
 

Biz aynı milyonlar, aynı yerlere basıp, daha önceki ayak izlerinin üstüne kendi ayak izlerimizi bıraktık. Aynı caddelerde aynı anda yürüdük. Aynı otobüse, aynı trene, aynı trenin aynı vagonuna aynı anda bindik. Birbirimizi umursamadık ama bir araya geldiğimiz o yerler kader yolculuklarımızın kesişim kümeleriydi. Oralardaydık, beraberdik, birbirlerimizin hayatlarından birer görüntü olarak geçip gittik.

Bazen kalabalık araçlarda gözgöze geldiğimiz insanlar oldu. Beğendiğimiz, beğendiğimiz için onunla ilgili onlarca hayali bir çırpıda aklımızdan geçirdiğimiz güzel insalar. Beğenmediklerimiz, haline güldüklerimiz, tavrına kızdıklarımız oldu. Her durakta azar azar eksildik, sanki o kısa zaman parçasını aynı yerde yaşamamışcasına, bir daha ömür boyu karşılaşmamak üzere ayrıldık.

Hastanelerde, resmi dairlerde, sabırsızlıkla sıranın bize gelmesini beklediğimiz uzun kuyruklarda mecburen beraberdik. Aslında başka yerlerde olmak istediğimiz halde ömrümüzden bir parçayı oralara vermek zorunda kaldığımız yerlerden arkamıza bakmadan uzaklaşıp, herbirimiz kendi yönlerimize dağıldık. Eğlendiğimiz, hoş vakitler geçirdiğimiz mekanlardan ayrılışımız da pek farklı değildi. Sinemalar, restoranlar, konserler…. Gördüğümüz yüzleri hafızamızın bir daha çıkaramayacağmız kadar derinliklerine atıp (buna unutmak diyoruz) bir daha hatırlamamak üzere evlerimize döndük.

Şimdi o insanlar neredeler? Sessiz sedasız, birlikte tek bir söz bile konuşmadığımız halde yaşam parçamın içinden geçen o yüzbinler. Kalabalık kaldırımda çarpıştığım adam, sigarama ateş istediğim bir başkası, benimle beraber aynı kaldırımda yürüyenler. Şehrin dörtbir yanından, memleketin uzak bir ilinden belki de çok uzaklardaki bir ülkeden gelip o kalabalık kesişim kümesi içinde, sınırlı bir zaman dilimini paylaştığım insanlar.

Kendi kader yolumun binlerce kesişim kümelerinden birisine kısacık sürelerde girip çıkan insanlardan birisiyle, kendi memleketimden binlerce kilometre uzakta yeniden karşılaştım. Yaklaşık üç yıl kalacağımızı öngördüğümüz Garabogaz’a geldiğimizin ilk haftasıydı. İşe alım mülakatı için gelmişti. İsmi hafızamda değil. Belki Leyli,  belki Aygözel, belki Maral, belki de Şeker… Televizyon dizi filmlerinden öğrendiği Türkçe’yi güzel konuşuyordu. Kısa bir süre Türkiye’de bulunmuş. “Nerede” diye sordum, “İstanbul’da”  “Neresinde?” “Yeşilköy’de”

Yeşilköy; doğup büyüdüğüm, ömrümün kırk yılını geçirdiğim memleketim. Bir arkadaşı ile bir kafede oturdukları bir Pazar gününü anlattı. Herkesçe bilinen meşhur mekan. Evimizin hemen yakınında. “Hatta” dedi “O gün orada festival vardı.” Hemen hatırladım. O yıllarda her yaz yapılan halk dansları festivaliydi bahsettiği. Farklı ülkelerden gelen ekipler hep beraber danslarını sergileyerek uzun cadde boyunca geçit yaparlardı. Arkadaşıyla birlikte  geçen ekipleri izlemişler, el çırpmışlardı. Hangi yıl olduğunu sordum, kafamın içerisindeki görüntülü zaman şeridini biraz gerilere sardım, kronolojiyi düzelttim ve yakaladım. Evet o gün aynı saatlerde orada olduğumu anladım. Nereden, nereye…  Dünya gerçekten küçükmüş dedik. Güldük geçtik.

Görüşme onun pek istediği gibi gitmedi. Şartlarda anlaşamadık, vedalaştık. Hayatımızdaki binlerce kesişim kümesine nereden nereye dediğimiz o anı da ekledik.

 

Ara 172017
 

Semiha sahneye çıktı. Bütün Türkiye’nin ve Avrupa’nın gözleri on yedi yaşındaki genç kızın üzerindeydi. Hiç heyecanlanmadı, sesi titremedi. Bir şarkı bundan daha güzel söylenemezdi ama derece vermek için dinleyenler, şarkının hemen başındaki flütün sesini tıpkı binlerce yıl öncesinden günümüze kadar gelen mitolojik hikayedeki Marsiyas’ın flütünü dinleyenler gibi sadece kulaklarını değil gönüllerini de kapatarak dinlemişlerdi.  Öyle ya Tanrı Apollon kaybedemezdi.

Efsanye göre Tanrıça Athena Büyük Menderes çayının kenarında bulunan uzun sazlardan birisinin üzerinde delikler açarak ilk flütü icad eder ve çalmak için diğer Olimposlu tanrıların şölenine katılır. Çalarken yüzünün aldığı şekille alay eden Hera ve Aphrodit’e kızarak flütü fırlatır atar ve onu bir daha çalacak olanın çok büyük bir cezaya çarptırılmasını diler.

Flüt her nasılsa dağlarda çobanlık yapan Marsiyas’ın eline geçer. Marsiyas’ın flütten çıkardığı sesler çok kısa sürede ün kazanır. Çobanın bu yeteneği Apollon’un kulağına gider. Lir çalmadaki ustalığı herkeçe bilinen Apollon kıskançlıktan deliye döner ve çobana meydan okur. Yapılacak yarışmada kazanan kaybedene istediği cezayı verecektir.

Zavallı çobanın meydan okumayı  kabul etmekten  başka çaresi yoktur. Firgya kralı Midas başkan olmak üzere üç kişilk jüri heyeti eşliğinde yarışma başlar. Apollon’un büyülü lirine karşı Marsiyas’ın flütü harikadır. Halk alkışlarla Marsiyas’a eşlik eder ama jürideki Midas haricindeki iki kişi taraflıdır. Midas adil davranır iki puan değerindeki oyunu çobana verir. Yarışma berabere sonuçlanır ama Apollon hiç kimsenin beklemediği birşey yaparak lirini ters çevirip çalmaya başlar. Zavallı çobanın flütünü tersten çalması imkansızdır. Bu saatten sonra Midas’ın da yapabileceği birşey yoktur. Çoban yenik sayılır. Midas adil olmasının bedelini kulaklarının eşek kulağına dönüştürülmesiyle öder. Marsiyas ise ölümle cezalandırılır.

Derece verenlerin Marsiyas ve Apollon arasındaki yarışmayı izleyenlerin yaptığı gibi kulakları ve yürekleri kapalı olarak dinledikleri Türkiyenin ilk defa katıldığı 20. Eurovisyon Şarkı Yarışması 1975 de Stockholm’de yapıldı. Rusyanın Hakim olduğu Demirperde Bloğu ile Avrupa ve Amerikanın arasındaki soğuk savaşın en bunaltıcı olduğu yıllardı. Çok kısa bir süre önce Türkiye garantör devlet olmanın verdiği haklılıkla “yapamazsınız, edemezsiniz” diyen Batılı ülkelerin gözlerinin içine baka baka Kıbrıs’a asker çıkartmıştı. Tepkiler kınamalar falan hepsi boştu. Hakkımızı kullanmıştık. Medeniyetlerinin temeli olarak Antik Yunan’ı kabul eden Avrupalıların ve dünyanın hakimi olma iddiasındaki Amerikalıların hiç beklemediği bir mağlubiyetti bu. Tabii ki ellerine geçen her fırsatta bu yaramaz çocuğu cezalandırmak isteyeceklerdi.

Semiha Yankı’yla katıldığımız ilk Eurovisyon Şarkı Yarışmasının yurtiçi elemeleri sancılı olmuştu. Sonuçta Cici Kızların “Delisin” isimli şarkısıyla Semiha Yankı’nın seslendirdiği  “Seninle bir dakika” finalde aynı puanı alarak birinciliği paylaştı. Çekilen kura sonucunda Semiha Yankı yarışmayaya gitmeye hak kazandı. Yarışma gecesi sıra Semiha’ya geldi. Timur Selçuk ilk komutunu verdi orkestra çalmaya başladı. Semiha’nın üzerinde yerlere kadar uzanan tek parça bir elbise vardı ki sonradan bunun Rus köylü kadınlarının giydiği geleneksel kıyafete çok ama çok benzediği ortaya çıktı. Kimbilir yıllarca süren soğuk savaş döneminde Batılı ülkelerle Demirperde İttifakı arasında sıkışıp kalmış güzel ülkemin  yetkilileri sonucunu çoktan tahmin ettikleri yarışmada Batı’ya  “Bakın size yakın olmaya çalışıyoruz ama çok da fazla üzerimize gelmeyin. Rusya’ya da çok uzak değiliz” mesajı vermek istemişlerdi.

Yarışma bitti. Sadece Monaco üç puan verdi. Sonuncu olmuştuk. Sonraki on yıllarda Eurovisyon Şarkı Yarışmalarındaki oylama sürecinin adil olmadığı, siyasetin gölgesinde kaldığı hep tartışıldı durdu. En ilginciyse 2003 yılında Eurovisyon komitesi tarafından yapılan değerlendirme oldu. “Seninle bir dakika” komite tarafından yarışmaya katılan gelmiş geçmiş bütün şarkılar arasında en başarılı yirmi eserden birisi olarak gösterildi. Popüler video kanallarında girdiğinizde şarkının bugün bile ne kadar çok sevildiğini, altındaki yorumları okuduğunuzda tek kelime bile Türkçe bilmeyen yabancı dinleyicilerin yaptıkları övgü dolu yorumları göreceksiniz.

Ara 052017
 

downloadDuymak istediklerimi bir türlü duyamıyorum. Onlar da biliyorlar aslında ama inatla, ısrarla, inatlarında ısrarla söylemek istemiyorlar çünkü kavga etmek çok daha işlerine geliyor. Ne bileyim bir tanesi bile çıkıp “İşte bizim çılgın değil sizi seviçten çıldırtacak projemiz bu. Üzülmeyin Dünya Kupası finallerine gidemedik diye, bir sonraki Dünya Kupası bizim olacak” demiyor.

Oysa ne güzel günlerimiz vardı bizim. Futbol sahalarında kazanılan her maç sonrasında Viyana’yı fethetmişcesine sevinerek sokaklara dökülürdük. Hepimizin dini, dili, rengi aynı olurdu. Bilemedim, sokaklara dökülmemiz miydi onları rahatsız eden?

Sadece futbol mu? Nerede o eski olimpiyatlar? Naim yumruğunu salladığında gözlerimizden sevinç gözyaşlarının döküldüğü o günler. İşte bununla ilgili birşeyler duymak istiyorum. “Desinler ki; Ey benim güzel halkım. Seksen milyonluk ülkeye hele ki bu kadar yetenekli, delikanlı genci olan bu büyük ülkeye yakışmıyor bu durum. O olimpiyat denilen müsabakalar silsilesinde  tulum çıkartmazsak, altın madalyaları elma armut gibi toplamazsak….” Benzer sözleri duyabilirim ümidiyle her söylediklerini dikkatle dinliyorum; tık yok.

Evet spor bizi birleştirsin. Sanki kabahatmiş gibi sakladığımız zenginliğimiz olan farklılıklarımızı unuttursun peki ya karnımız nasıl doyacak? Mesela bir tanesi çıkıp şöyle desin; “Ey vatandaş! Üç tarafın denizle çevrili. Aslında bir yarım adada yaşıyorsun yaşamasına da balık için hamsiyi bekliyorsun. Denizin kralı lüfer sene de kaç kere geliyor sofrana? Peki ya kırlangıç balığı çorbası? Çorbayı bir kenara bırak hayatında kırlangıç balığı gördün mü hiç? Göremezsin çünkü onu da tükettik. Biz bu ülkeyi en zengin derya deniz ülkesi yapacağız.” Yok. Denizler ülkesinde denizle ilgili tek bir söz yok.

Şehirler beton binalarla dolacak, ormanlar yanacak, su kaynaklarımız tükenecek ve istisnasız olarak her birisinin çılgın projesi, yol, köprü, tünel yapmak olacak. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp da “Yaz turizmi, kış turizmi, ilkbahar, sonbahar turizmi, kültür turizmi, doğa turizmi daha ne kadar turizm çeşidi varsa alayı bu ülkede yapılır kardeşim. Bütün dünya bu güzellikleri görmek için buraya akacak” demeyecek.

Yine de duymak istediklerimi duyabilmek özlemiyle izlemeye devam edeceğim. Çok da fazla birşey  değil aslında istediğim. Birisi çıkıp da kavgadan dövüşten gayrı diğerlerinin söylemediği farklı birşey söylesin, yalan da olsa söylesin istiyorum. Güzel ülkem için biraz ümit istiyorum, hepsi bu aslında.

May 132017
 

image001342Beni üç defa öldürdüler. Üç el üst üste. Bana duydukları saygı ve nezaketin icabı o kadar ileri gideceklerini aklıma bile getirmemiştim aslında ama acı gerçek bu; beni öldürdüler, üç defa öldürdüler, üçünde de çok şaşırdım.

Takım çalışması, ekip ruhu, motivasyon için değil sadece canımız güzel yemek istediği için toplanmıştık. Kağıdın mürekkebin havada uçuştuğu küçük ofisimin o günden sonra birdenbire sevimsiz bulduğum sevimli çalışanları beni işte o gece öldürdüler. Yemeğimizi yedik. Çaylarımızı, kahvelerimizi içtik. Hadi oyun oynayalım dedi içlerinden birisi.

Onlar oyuna her ne kadar Mafya adı vermiş olsalar da benim verdiğim isimle “Katili bul oynadık.” Kolaydı. Bir kişi sunucu olup her birimize kura çektiriyordu. Bir kişi katil oluyordu, bir kişi şerif, bir kişi doktor diğerleri kasaba sakini.  Sonra sunucu sesleniyordu;

“Gece oldu! Kasaba uyudu..”

Katil kurasını çeken kişi ve sunucu dışında herkes gözlerini kapatıyordu ve katil kendisine bir kurban seçiyordu.

Doktor ve şerifle ilgili komutlardan sonra sunucu tekrar sesleniyordu;

“Sabah oldu. Kasaba uyandı.”

Sonra kimin öldüğünü söylüyordu. İçimizden birisi katildi ama kim? Hep beraber katili arıyorduk. İşte sonraki ellerde beni öldürmelerine neden olacak stratejik hatayı o zaman yaptım. Yaşça hepsinden büyüktüm. Ayrıca onların şefiydim. Benden çekiniyorlardı. Her birisinin karşısına geçip gözlerimi gözlerinin içine dikip sert bir sesle soruyordum;

“Katil sen misin?”

Gözlerini kaçıranlar olağan şüpheliydi. Kekeleyenler, muzipçe gülümseyerek “Hayır ben değilim” diyenler…

İki el oynadık. İkisinde de katili buldum. Üçüncü elde içlerinden en sevdiğim beni öldürdü. Şaşırdım. Ve sonraki iki el yine ben öldüm, oyunun dışında kaldım. Gözlerinin içine bakıp bakıp, katil sen misin diye soramadım.

Bütün gece kafama takıldı düşündüm durdum. Neden öldürdüler beni? Hem de üç kere üst üste. Sevmedikleri için mi? Bir mesaj var mıydı bu cinayetlerin altında acaba? Oyunla gerçek hayat arasında bir bağlantı kurmalı mıydım bilemedim. Kızmalı mıydım yoksa gülüp geçmeli mi?

Beni üç defa öldürdüler. Üç el üst üste.

Kas 272016
 
Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır

Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır..

Kış, isminin hakkını versin, dehşetli güzel bir kış olsun, çok kar yağsın istiyorum. İstediğim kış, isin pusun birbirine karıştığı, şehrin koyu bir gündüz karanlığı altında kaldığı, karın yağmurla karışarak yağdığı bir kış değil. Kar öyle bir yağsın ki her biri bir yaprak büyüklüğünde olan her kar tanesi ayrı bir meleğin kanadına takılmışçasına, sokak lambalarının sarı ışığı altında döne döne düşsün yere. Yollar, arabalar, ağaçlar da kırmızı kiremitli damlar gibi kalın bembeyaz bir örtünün altında kalsın.

Biten sonbahar yaklaşmakta olan zor günlerin habercisidir çoğu zaman. Salgın hastalık virüsü trenlerde, otobüslerde, kapalı mekânlarda kol gezer. Oysa ben taşların altında yuvalanmış börtü böcekten, saçak altına sığınan serçe kuşuna, serçe kuşundan insana varana dek her canlının mutlu olduğu, üşümediği bir kış hayal ediyorum. Bu kış öyle bir kış olacak ki çocukların tek ağlama nedeni saatlerce kartopu oynadıktan sonra buza kesmiş parmaklarının, sıcağa çarpınca sızlamasından olacak. Odun, kömür, doğalgaz derdi yok bu kışta çünkü üşümek de yok.

Bu kış keyfini sürmek içindir artık önümüzde. Pencerenin ardında, kalorifer peteğinin hemen yanı başında otururken,  çayını yudumlayarak dışarıda yağan karı izlemekten çok daha keyiflisi, ayaklarının altında gıcırdayan karın üzerinde sevgi emektarınla birlikte ele ele yürüdükten sonra, camları, duvarları hatta masaları buhar altında kalmış küçük bir lokantada işkembe çorbasını pul biberle kırmızıya boyamaktır. Bozacı dükkânındaki mermer tezgaha dirseklerini dayayarak salep, tarçın, zencefil kokusunu burnuna çekmektir.

İnsan hayatını mevsimlere bölüp, kışı saçlara akların düşeceği, hareketlerin ağırlaşacağı, nefeslerin daralacağı ihtiyarlık günlerine benzetenlere inat mutlu bir kıştır bu kış.  Ne kadar da işin kolayına kaçan, biçimsiz bir benzetmedir o. Öyle ya çok kar yağacak, ömrümüzün son günlerini öksürük, tıksırık, tansiyon, şeker korkusuyla yorganımızın altından çıkmadan, evimizde geçireceğiz. Oysa mutluluğu bahara verenler için ne büyük yanılgıdır bu! En büyük hataların yapıldığı, kalp çarpıntısının dinmediği, heyecanla geçen, yorucu bir mevsimdir bahar.   Yaz ise nispeten çalışmakla, gençlikte yapılan hataları telafi etmekle geçer gider. Kışa en yakın mevsimse sonbahardır. Sonbahar hasat zamanı, sonbahar bağ bozumu, sonbahar kışa hazırlıktır hiç olmazsa.

Bu kış uzunca bir tatilin başladığı, konserve, komposto, pekmez, reçel tadında anıların soframızdan eksik olmadığı bir kıştır artık. İlkbahar, yaz, sonbahar güzel geçtiyse kış da güzel geçecektir.

Kış, isminin hakkını versin, dehşetli bir kış olsun istiyorum. Kimsenin üşümediği, hataların, kusurların, günahların, pişmanlıkların bembeyaz bir örtünün altında kaldığı, kızak, kartopu, kardan adam sevinçlerinin yaşandığı muhteşem bir kış… Sonrası mı? Kış güzel geçiyorsa, sonrası zaten hep bahar, hep bahar olacaktır.

Kas 182016
 

imagesHer izine gelişimde demir korkulukların ardına birikmiş onlarca insan sanki beni karşılamak için bekliyorlarmış hissine kapılarak, hava alanının dış hatlar kapısından aynı heyecanla yumruk havada çıkasım geliyor. Uzaklarda yaşadığın o yerde ne kadar rahat, ne kadar huzurlu, ne kadar mutlu olursan ol hep bir şeyler eksik kalıyor. İşte memleketine ilk adımını attığın o anda yanıyor ışıklar. Dahası o uzak yerde kalın ipleriyle seni yakalamış olan sevdiğin ya da sevmediğin her ne varsa, yaşadığın gezegenden koparak uzay boşluğunda hızla yol alıp uzaklaşan büyük bir parça gibi senden kopuyor, senden uzaklaşıyor. Hafiflemişsin, yükünü atmışsın ama tamsın. Atmosfer değişiyor, çok daha kalabalık, çok daha karışık, çok daha zor bir şehre inmiş olmana rağmen çok daha kolay nefes alıyorsun. Sırtını yumuşak bir yere yaslamış gibi rahatsın artık. Sanki o yerde hiç yaşamamışsın. Oranın insanlarını hiç tanımamışsın.

Uzaklarda, bir yanı çöl diğer yanı göl olan,  o eski köy… Coğrafya derslerinden alınmış yazlar kurak ve sıcak kışlar soğuk sözlerinin gerçekleştiği, insanların sessiz sedasız yaşayıp ömürlerini geçirdikleri bin dokuz yüz yetmişli yıllardan kalma evlerin biraz uzağında şantiyemiz. Dışarıda inşaatı devam eden fabrikanın her an yeni bir vidası sıkılırken, bir boru diğerine kaynatılırken, bir çekiç kalkıp diğeri inerken, bunaltıcı kağıt kürek işlerinin arasında geçiyor günlerimiz.  Benim çocukları şen şakrak gülüşlerle kaynatırken yakaladığıma –ki onlara benim çocuklar demek hoşuma gidiyor- klasik yönetici afra tafraları yapmak yerine aralarına girmekten kendimi alamıyorum. Bir tatil muhabbeti alıp başını gidiyor. Proje bitecek, hep beraber Türkiye’ye tatile gideceğiz. İlk hafta kültür turu, sonraki hafta bol güneş, bol deniz, bol eğlence… Kızlar Sultan Süleyman’ın sarayını, alışveriş merkezlerini, erkekler tatil köylerini, Bodrum’u, Antalya’yı soruyor.  Gerçekleşme olasılığı çok düşük olduğunu bildiğimiz bir hayalin büyüsüne kapılıyoruz hep birlikte.

Bazen İşlerin sıkıştığı anlar oluyor. Kaşları çatık bir yönetici şikâyetle geliyor. Hemen ardından endişeyle “Arkadaşlar!” diye Türkçe sesleniyorum; “İşverene giden tercümelerde hata varmış!”  Benim çocuklardan birisi diğerlerine seri bir konuşmayla meseleyi Rusça anlatıyor. Hep bir ağızdan hararetle tartıştıkları sırada Rusça’dan Türkmence’ye geçip, en sonunda İngilizce cevap veriyorlar. Çok tuhaf. O savunmaya geçen sinirli kızların, ben bu hatayı nasıl yaptım duruşuyla yüzleri kızaran delikanlıların halleri hoşuma gidiyor. Yakama yapışmış mecburiyetler olmasa bir dakika durmayacağım bu yerden keyif almaya başlıyorum. Girdabın içinde dönmenin insana haz veren sarhoşluğu olmalı bu. Kendini o akıntıya bırakıp dönebildiğince dönmek. Sanki yıllardır buradaymışım ve yıllar yılı burada kalacakmışım gibi geliyor. Takvime bakıyorum; hava alanından yumruk havada, hafiflemiş, sevdiğim ve sevmediğim ne varsa çok ama çok ama geride bırakacağım güne daha aylar var ve anlıyorum ki Edip Cansever’in, Mendilimde Kan Sesleri şiirinde söylediği gibi “İnsan yaşadığı yere benziyor.”

Haz 052016
 
gül









GÜL
Gücenince güzel yüzü
Zorla gül verdim
Gülüverdi gözlerinin içi…
Duydum kuş misali kalp atışlarını
Dokununca elini.
Güldüm; gülüverdi!
Günden güzel gülünü 
Soldurunca gün ışıkları;
Gözlerime baktı,
Güldüm…
Gülüverdi gül dudakları.
Nis 302016
 

masaüstüHepimizin yaşadığı, hepimizin bildiği, sıradan ve hepimizin yaşadığı, hepimizin bildiği, sıradan bir hikâye olduğu için güzel ve dokunaklı bir yazı olacak bu yazı. Mutlaka vardır, herkesin vardır böyle bir hikâyesi.

Dün akşam rastladım, yol üstünde, evime girmek üzereyken, oğlumla yaptığım kısa bir gezintiden dönerken. Tokalaştık, sarıldık, öpüştük. Elindeki torbadan çıkardığı bir kese kâğdını oğluma uzattı soyulmamış kabuklu fındık ikram etti, bizimki naz yaptı. Onun saçları dökülmüş benim göbeğim çıkmış. Yıllar bir taraftan verirken bir taraftan almış, geçmiş gitmiş.

O hepimizden önce sünnet olmuştu. Daha ikinci günden ayağa kalkmış, sokak oyunlarına katılmıştı. Seyyar bir arabadan aldığımız mantar tabancalarıyla oynamıştık. Onun tabancası sıkışmıştı, aşağı doğru doğrultup, patlatmaya çalışmıştı. Tabanca patlamıştı ama saçılan mantar parçaları daha kapanmamış yarasına isabet etmiş arkadaşım oracıkta kanlar içinde kalmıştı. Eczane, doktor, hastane… Şükür ki ucuz atlatmıştı.

Misketlerimi hep ona kaptırırdım. Güzel oynardı, o yürürken şiş ceplerinden şıkır şıkır bozuk para ve misket sesleri gelirdi. O incir ağacından düşmüştü ben dut. Komşunun bahçesindeki şeftali ağacına gece karanlığında dalıp, tüylü şeftalileri koynumuza doldurmuştuk. Nasıl da kaşınmıştık sonra…

İkimizde aynı kıza aşık olmuştuk. On yaşındaydık. Bir akşamüstü o kızın önünde kıyasıya dövüşmüştük dakikalarca, acımasızca vurmuştuk birbirimize. Ertesi gün barışmıştık. Balık yakalamayı ona ben öğretmiştim, yüzmede başa baştık. Vurduğumuz kuşları yazlık sinemanın yıkıntıları arasında ateş yakar pişirirdik.

İlkokuldan sonra o çırak oldu ben öğrenci kaldım. Ben liseliydim o kalfa, üniversiteye başladığım o usta olmuştu artık. Para kazanmaya başladı, kumara dadandı, sabahlara kadar Beyoğlu’ nun barlarında takıldığı geceler oldu. Yapma kardeşim dedim harcama kendini.

Ben evlendim o bekar kaldı. Zaten on dokuzundan sonra onun başka benim başka arkadaşlarım olmuştu. Yollar belirsiz çizgilerlerle ayrılmıştı çoktan ama her zaman dosttuk.

Küçük semtlerin kendine has mahalle arkadaşlıkları vardır. İnsanları o semti ayrıca sahiplenirler. Doğma büyüme buralıyız demek nedense övünç kaynağıdır. Arkadaşlıkları başka türlüdür. Seneler sonra görüşülse bile o eski samimiyet kaybolmaz. Sadece yılların araya girmesi nedeniyle eskiye duyulan bir özlem vardır eski dostların içinde.

Dün akşam çocukluk hatta gençlik arkadaşımla karşılaştım. Oğlumu onunla tanıştırdım.

“Bak oğlum”  dedim “Bu amca benim hayatımdaki ilk arkadaşım. Altı yaşından beri tanıyoruz birbirimizi”

Eyl 272015
 

eller

Dar gömlekleri, paçaları yerlere değen rengi solmuş dar kot pantolonları, tabanı düz ayakkabılarıyla geliyorlar. Saçları jöleli, kolları zayıf, bacakları çevik, dal gibi çocuklar hepsi. Her günün sonunda şeflerine telefon açıyorum, “İş ağır çoluk çocuk gönderme” diyorum. “Tamam” diyor demesine ya arkasından da ekliyor, “Şu an için gelebilecek sadece bunlar var ama yine de bakayım ben.”

Yeni depo çok büyük.   İstanbul’daki bütün şubelerinin arşivi tek bir yerde toplanacak. Yıllarca kalın bir toz tabakasının altında kalmış on binlerce dosya yeni kutularına yerleştirilecek, devasa raflara dizilecek. Kim yapacak, kim taşıyacak, kim elinde kalem kutuların üstünü yazacak, kim ağır kutuları raflara atacak? Temizlik işlerine bakan firma üstleniyor. Her gün istediğimiz sayıda çalışanını depoya gönderiyor.

Ağustos sıcağı yükseklerde, havadaki nem bunaltıcı. Değil yük taşımak, yürümek bile zor.

Her sabah aynı merasimle başlıyoruz çalışmaya. Daha ilk dakikadan itibaren karıştırıyorum ama yine de isimlerini soruyorum. Kimisi lise son sınıf öğrencisi, kimisi bitirmiş beklemede. Kenar semtlerin de kenarlarında kalan yerlerden, aynı mahalleden geliyorlar.

Kutular elden ele geziyor, yerini buluyor. Gömlekler çıkıyor, o ince kollardaki, ince adalelerin üstünü pırıl pırıl parlayan ıslaklık kaplıyor. Gülerek, yemek yiyişleri gibi, ekmeği dişleyişleri gibi iştahla çalışıyor çocuklar. Burunlarının ucundan ter damlıyor, beyaz atletleri toza bulanıyor. Birisi cep telefonunu çıkartıp ortaya koyuyor, yüklü şarkılardan birisi çalmaya başlıyor. Nefes nefese  hep bir ağızdan birbirlerine el hareketleri yaparak eşlik ediyorlar şarkıya;

“Hayat kadını, Allahsız sürtük, biz seninle,  orda burada ne hayat sürdük…”

Yoruluyorlar. Dayanamıyorum, sıyırıp gömleği, giriyorum aralarına. Ağır kutular artık benim de üzerimden geçiyor. “Şumo!” diye sesleniyorum çünkü arkadaşları da ona Şumo diyor.  “Aç bakayım şu hayat kadınını bir daha dinleyelim.” Gülüşüyorlar.

O ince kollar gittikçe kalınlaşıyor, o ince eller güttükçe büyüyor gözümde. Şişen boyun damarlarının içinde deli bir kan akıyor. İnip kalkan göğüs kafeslerinin her birisinin altında deli bir yürek çarpıyor. Yılmadan, usanmadan, aldıkları üç kuruşun hakkını misliyle vererek çalışıyor çocuklar.

May 102015
 
Mayıs Ayı Kiraz mevsimi, kiraz mevsimi sevişme vakti

Mayıs Ayı Kiraz mevsimi, kiraz mevsimi sevişme vakti

Mutlu başlangıçları ve mutlu ilk yarıları seviyorum. İkinci yarılar mutlu da olsa hüzün veriyor bana. Sona yaklaştığımız için midir bilmem. Belki de her sonun yeni bir başlangıç olduğu fikrine kendimi alıştıramamam yüzünden. Mesela tatilin ilk günlerini seviyorum. Son yaklaştıkça ince ince gelen bir sis perdesi gibi ince bir hüzün sinsice yerleşiveriyor düşüncelerime. Yılın ilk aylarını ve hemen gelen ilkbaharı seviyorum. 21 Aralık doğum günüm gibi oysa en uzun gece. O geceden sonra günler uzamaya başlıyor ya anlıyorum ki bahara az kaldı. 21 Haziran ise ikinci yarının ilk düdüğü, günleri kısacık kışın ayak seslerini duyuyorum.

Ömür kısa, yüz yıl olsa da kısa ama yaşın getirisi olsa gerek biliyorum ki ikinci yarının ilk düdüğü çoktan çalınmış benim için. ilkbahar bitmiş, yaz geçmek üzere, kış ise uzun sürecek. Geri sayım an be an devam etmekte. Kayıplar giderek artmakta, her geçen gün birileri eksilmekte. Beklenen son gittikçe yaklaşmakta. Yaşadığımıza şükrederek uyanacağımız, yaşlı, yorgun, hastalıklı sabahların sonunda sessiz sedasız göçüp gitmek yerine muhteşem bir final istiyorum ben.

Sana bağlılığım seni çok sevdiğim için mi yoksa kendimi çok sevip seni kaybetmekten korktuğum için mi? Hepsi aynı kapıya çıkıyor aslında ve yaz tatilinin son demlerini yaşayan bir ilkokul çocuğu gibi uzadıkça uzasın istiyorum. Bir kez daha, son bir kez daha diyeceğim günler ne kadar uzakta kim bilebilir ki?

Hani durdur zamanı deseler kal bir yerde sana özel izin çıktı. İşte o zaman seni yanıma alır “Aylardan Mayıs olsun, günlerden de Cumartesi, yaşımızsa on dokuz” derdim. Çünkü Mayıs kiraz mevsimi, kiraz mevsimi ise sevişme vakti.

 

 

ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ’ NDEN (SAİT FAİK ABASIYANIK)

Resimler seyrettirmeli, şiirler okutturmalıyım
Baygınlık getiren şiirler
Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu Pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın.
Bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
Belediye kahvesinde hâlâ o eski, o yalancı
O biçimsiz bizans şarkısı.

Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
Nasıl etsem nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokakbaşlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu…