Nis 192015
 
Asıl kötü olan azalmamasıdır

Asıl kötü olan azalmamasıdır

Asıl kötü olan azalmamasıdır. Dolapların, tencerelerin, boşalmamasıdır. On dokuzluk su damacanasının dibini günlerce görememektir.

Geceden yaptığın zeytinyağlı dolmanın, sabaha kadar gidip gelip dibine darı eken birileri olmalıdır. Tencerenin yeniden kaynayabilmesi için boşalması lazımdır.

Un, çay, şeker eksilmelidir.

Makarna, pirinç, kuru fasulye eksilmelidir. Ekmek bayatlamadan tükenmelidir.

Tamamlamak için gitmiyorsan pazara bil ki hayatından eksilen sadece meyve sebze değildir. Hayatın ne kadar kalabalıksa elinde tuttuğun alışveriş listesi de o kadar uzayacaktır.

Kazandığından harcayamıyorsan eksik yaşıyorsun ya da eksik yaşıyorsunuz demektir.

Mutfağı dağılmıyorsa, kirli tabaklar dağ gibi yığılmıyorsa, bardaklar kırılıp takımlar bozulmuyorsa altında, üstünde, sağında ve solundakilere rağmen milyonlar içinde yapayalnız kalmıştır o ev.

Boşalan şampuan şişeleri, kapının önüne çıkartılan çöp torbaları ve eskiyen ayakkabılar, zenginliğinin eseridir.

Her ay kapısına iliştirilen faturaları görünce şaşırmalıdır insan. Gözleri büyümelidir. “Bu ne arkadaş böyle, yeter artık!” diye söylenmelidir. İşte o an var olduğunun küçük bir işaretidir.

Azalmalıdır. Azalmalı ve tamamlanmalı sonra yine azalmalı yine tamamlanmalıdır.

Bütün bunlar yaşadığının belirtisidir.

Şükretmen için fazlasıyla yeterlidir

Ara 072014
 
Şener Şen

Sultan isimli filmden bir Şener Şen resmi

Hiç ummadığım bir haberin, hiç ummadığım bir anda ansızın gelmesini bekliyorum. Tamam yaş geçiyor, her geçen saniye, her biten dakika kum saatinin üstteki bölümünden biraz daha eksiltiyor ama o müjdeli haberin her an gelebileceği umudunu taşıyorum hala.

Ne olduğunu sormayın ben de bilmiyorum ama tarif etmek gerekirse eğer, ayladır hazırlandığı sınavı kazandığının haberini alan bir liselinin sevinci değil bu çünkü o umduğu, beklediği, az çok tahmin ettiği bir sonucu yaşıyor. Doksan dakika ciğerlerini patlatırcasına koştuktan sonra, galiba olmayacak artık dediği sırada topu filelere yollayan bir futbolcunun gol sevinci de değil beklediğim. İlle de benzer bir örnek vermek gerekirse hayatı boyunca hiç gol olmamış Ofsayt Osman’ın son sahnelerinde “Bu da mı gol değil hakim bey?” diye sorduğu soruya, hakimin elini masaya vurarak “Gol” diye cevap verişi var ya, belki bu biraz yaklaşır benim beklediğime ama tam olarak o da değil.

Doğumhane önünde dokuz doğuran babanın, evladını ilk gördüğü anda yaşadığı sevinç ne büyük bir sevinçtir ama o hiç değil. Sevinç orada hüzünle karışır, mutluluk gözyaşları istemez yanaklara doğru süzülür. Boğazı düğümlenir insanın yutkunamaz.

Hemen herkesin olsun artık dediği bir hayali vardır. Borcun harcın bitivermiştir, senelerdir müdürün olmadığı yerde müdür yardımcısıyken artık müdür oldun demişleridir, evindir arabandır kavuşmuşsundur, o aşağı doğru gösteren grafik çizgisinin ucu yukarı doğru dönmeye başlamıştır sonunda. Bütün bunların gerçekleştiği an değildir benim beklediğim ya kimse içinde benimkilerin de bulunduğu o hayallerin gerçekleştiği anı istemediğimi ya da küçümsediğimi düşünmesin. Sonuçta hayattır bu. Halkalar arka arkaya eklenirken bu halkayı beğenmedim, bu zincir sadece benim istediği halkalardan oluşsun deme imkânımız yokken beğendiğimiz, istediğimiz halkaları da ekleyebilmektir mutluluk. Aldığım her nefes kaybettiğimde bir daha ele geçmesi çok zor nimettir, her yudum su, sağlıklı geçirdiğim her saniye…  Artılar eksileri götürdüğünde geriye kalan artılar olduğu sürece başarılıdır bu kâr zarar hesabı ama bu da değil söylediğim.

Ben bütün hesapların, beklentilerin ötesinde beklemediğim o anda hiç beklemediğim o sevinçten bahsediyorum.

Şener Şen sevinciyle sevinmek benim bahsettiğim.

O beklediğim ama beklediğim halde ne olduğunu bilmediğim o haber öyle bir haber olsun ki Milyarder’deki Mesudiyeli Mesut’un, Sultan’daki Bakkal Bahtiyar Efendi’nin sevincini yaşatsın. Ansızın gelsin o müjdeli haber. Allah! diye bağırarak kendimi sokaklara atayım, topuklarım ardım vursun, bağıra çağıra yer yön belirlemeden, koşayım, her önüme gelene sarılayım…

Kendim için istiyorsam namerdim derler ya o haber benim için olduğu kadar senin, için onun için, bizim için hepimiz için gelsin. Bırak küçük para, pul, şahsiyet, karakter, üstünlük hesaplarını o anı iste sen de benim gibi. Belki o zaman daha çabuk gelir o ne olduğunun bilmediğimiz o haber. Koca bir ülke Şener Şen sevinciyle sevinir sokaklara dökülürüz, topuklarımızı ardımıza vurur. Belli mi olur?

Kas 222014
 

Se qualcuno è colpevole, nessuno è colpevole

(Herkes suçluysa hiçkimse suçlu değildir)

                                                                                                                                                                               Sicilya Mafyasına ait bir söz

Suçlananı koruyan suçlayandan daha güçlüyse suçlayanla suçlu yer değiştirir

Suçlananı koruyan suçlayandan daha güçlüyse suçlayanla suçlu yer değiştirir

Suçlayanlar hep asık suratlı, ceberut,  koruyanlar ise genelde babayiğit adamlardır. Suçlayanlar haklı olsalar bile çoğunlukla sevilmezken, koruyanlara hep kurtarıcı gözüyle bakılır. gönüllerde asıl taht kuranlar ise hikâyeleri bazen hazin bir sonla bitse de suçlananlardır. Suçlananlarla suçlu olanlar arasında büyük bir fark vardır. Suçluyu sevmemekle birlikte genetik kodlamalarımızdan mıdır, yoksa bu memleketin havasında mı, suyundan mıdır bilinmez, suçlananların aslında masum olduğuna dair kesin düşüncelerimiz vardır.

Pek çok başarılı sinema filminin, binlerce insanı ekrana yapıştıran televizyon dizilerinin kurgusu hep bu üçgenin üzerine oturtulur. Apartman görevlisi, film boyunca avanta peşinde olduğu için apartman yöneticisi tarafından sürekli suçlanır. Apartmanın kabadayısı ise kapıcının kurtarıcısıdır. Eninde sonunda alkışlar, türlü badireyi atlatıp apartmanı ele geçiren kapıcıya gider. Bu yüzden filmin adı kapıcılar kralıdır.  Daha geride kalmış bir zamanın bu güne uyarlamasıyla ortaya çıkan bir televizyon dizisiyle örnek verirsek; hükümdarın karısı suçlayan, genç şehzade suçlanan, şehzadenin etrafındaki paşalar da koruyandır. Akıbeti her ne kadar kötü olsa da gönül tahtına oturan yine suçlanan şehzade olacaktır.

Gerçek hayatı da film izler gibi izlediğimiz için senaryoya dahil olduğumuz aklımızın ucundan bile geçmez. Daha büyük boyutta düşündüğümüzde milyonları yönetmeyi kendine görev edinmiş birileri, karşımıza suçlayanları, suçlananları ve koruyanlardan oluşan senaryoyu çıkarttıklarında bizden tek istedikleri vardır;

“Ses çıkarma, seyirci olarak kal, oyunu bozma, suçlananı alkışla.”

Oysa bir gün gelir, oynayanlardan birisi rolün dışına çıkar, bütün dengeler birden bire değişiverir.  Filmin esas oğlanı beklemediği repliklerle karşılaşmıştır. Daha da kötüsü filmin kamera arkası görüntüleri, ortaya saçılır. O güne kadar suçlananlar birden bire suçlayan olur, o güne kadar suçlayan rolünü oynayanlar da suçlanan rolüne geçiş yaparlar. Gözler suçlananı kurtaracak olanı arasa da o sahneye çıkmak için muhtemelen oyunun finalini beklemektedir.

Esen rüzgar fırtınaya çevrilirken, kağıdın üzerinde rüzgar gülü gibi dönen üçgenin köşeleri sürekli yer değiştirir.   Bir bakarsın en tepede suçlanan vardır, bir bakarsın suçlayan. Asıl olansa baş döndürücü hızla dönen üçgenin ortasında kalan seyircilere olur. İşte tam o sırada, o ana dek “seyirci kal konuşma, oyunu bozma” diyen yönetmenlerin arasına oyuncuya değil, seyirciye sufle veren bir başkaları katılır.

“Sesiz olma, seyirci kalma, oyunu boz…”

Oysa oyun çoktan bozulmuştur.

Kas 092014
 
zeytin

Efsaneye göre; Ege kıyılarını gezerken yorulan Homeros, bir zeytin ağacı gölgesine oturur. Zeytin ağacı dile gelir ve Homeros’un kulağına şunları fısıldar: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım ve sen gittikten sonra da burada olacağım.”

 

Sarı iş makinelerinin ağır tarakları zeytin ağaçlarının köküne saplanırken, saplayanların dilinde ülke, zenginlik, refah, iş, umut gibi yüce değerler vardı.

“Beni bak oğlum beni” diye bağıracaktı bir amca; “O kesip durduğunuz ağacler  goley mi yetişir saniyonuz siz?”

İş makinelerinden birisi egzozundan kara kara mazot dumanları çıkartarak yürüyüp, zeytin ağaçlarından en görmüş en geçirmiş olanını devirecekti. Zeytin ağacı ki başka bir ağaçtır.  Kısa boylu, tıknaz, yere sağlam basan, karayağız köy delikanlıları vardır ya işte öyle. Kabuğu çile çekerken bile gülümseyen köylünün derin çizgilerle dolu yüzü gibidir. Yaprağı yeşildir ama gümüştür. Hele kökleri… Odun gibi değil, zeytin gibi değil, hem ikisi birden hem ikisi birden değil… Mis gibi güzel kokar kökleri.

Ağaç devrilince feryat eden amcalara, şalvarlı, başörtülü, yaşı geçkin ama gönlü genç, çevik mi çevik, yüzleri de elleri gibi toprak rengi teyzeler katılacaktı.  Bir kıyamettir kopacaktı. Genci yaşlısı, eskisi yeni gelini hepsi bir olup buldozerlerin önüne atıvereceklerdi kendilerini.

Buldozerlerin sahipleri değil, sahiplerinin görevlendirdiği gencecik şefler bakacaklardı ki iş zora gidiyor, içlerinden tombul tombalak, göbekli temiz yüzlü olanlardan birisi geçecekti köylünün karşısına başlayacaktı dil dökmeye…

“Amcalar, teyzeler, dedeler, nineler etmeyin eylemeyin. Yeminlen bu sizin iyiliğiniz için. Şimdi karşı çıkıyorsunuz ama gelecekte göreceksiniz faydasını. Santral kurulacak buraya. İnşaatı, ustası, kurulduktan sonra kömürü, madeni, işçisi, memlekete, ekonomiye katkısı saymakla bitmez yararları. Kaç bin kişi ekmek yiyecek biliyor musunuz? Şimdi söyleyin hele. Ekmek mi istersiniz, zeytin ağacı mı?

Kalabalığın önündeki ihtiyarlardan birisi alacaktı sözü;

“Len olum.” Diyecekti “Okumuşsun şunca işçinin başına şef oluvemişsin emme bişeycik örenememişsin. Hem ekmek hem zeytin yesek olmez mi! Get biraz öte yere kuruver santralini.”

Sonra tombul şefin göbeğini işaret edip devam edecekti.

“Yalınız ekmek yirsen işte böle tombalak olverirsin. yağ bağların gübeğin şişer. Zeytin ye zeytin. Hem gafen çalışsın hem için. Ekmeği zeytinin yağına ban ki yidiklerini çıkarmek goley olsun. Böle yuvalene yuvalene gezme ortalık yerde.”

Bir kahkahadır kopacaktı. Genç şefin yanakları kızarırken kalabalık neşeli mi neşeli bir Ege Türküsünü hep bir ağızdan söylemeye başlayacaktı. Düğün gibi, bayram gibi… Hem ekmekleri hem de ekmeklerinin katıkları olan zeytinlerini kimselere bırakmayacaklardı…

Benim hayalimde böyle canlandı ama böyle olmadı elbette. Bir gecede 6000 ağacı hiç acımadan söktüler. Termik santral demek, daha çok kömür çıkarmak, daha çok maden açmak, daha çok madenci çalıştırmak demekti çünkü. Evet ne yazık ki ucunda ölümler olsa da, zeytinlikler, ağaçlıklar, ormanlıklar yok olsa da, havamız, suyumuz yani hayatımız ise karaya bulansa da daha memleketin ihtiyacı olan enerji demekti. Yine evet, bir termik santral sayesinde binlerce eve ekmek girecekti.  Oysa büyük sır amcanın söylediğinde gizli. Her ne pahasına olursa olsun demeden hem ekmeği hem zeytini yemek mümkün. Mevlam güneşinden, rüzgarından, dalgasından, suyundan her türlü nimeti vermişken, o uğruna savaşlar çıkan enerjiyi elde etmek, kirletmeden, katletmeden yaşamak,  zengin olmak da mümkün. Doğadan bugün çaldığın sadece bugünü kurtarır, sadece bugünün binlerce insanını doyurur ama ya yarın?

Hepsi bir yana, zeytin bu be… Sevmeyeni var mıdır?

 

Ağu 042014
 
Beyin Kontrolü

Science dergisinde yayımlanan araştırmada, bugün kullanılan silikon bazlı yarı iletken çipler yerine, beyin gibi fonksiyon gören akıllı çipler geliştirilebileceği belirtiliyor

Her tarafa yerleştirilen güvenlik kameralarına alışmadan sanal dünyanın gerçek kayıtları  attığımız her adımı takibe başlamıştı. Öyle ki kullandığımız kredi kartları, otobüse binerken kullandığımız akıllı biletlerle, girdiğimiz internet siteleri ve sosyal medya hesaplarımızla, telefon görüşmelerimizin kayıtları ve iş yerlerinde kullandığımız paket programlarla  geçtiğimiz her yerde bir iz bırakıyorduk. Uslu çocuklar olduğumuz sürece sorun yoktu aslında ama hangi verinin hangi amaçla kullanılacağının bilinmediği bir ülkede masum düşüncelerle bıraktığımız izler gün gelir de başımıza bela olur mu diye düşünmeden edemedik. Çok kısa bir süre önce günlerce tartışılan internet yasası da işin tuzu biberi olmuştu. Evet aldığımız nefes bile artık kayıt altındaydı.

Geçenlerde çalıştığım iş yerine gelen bir yazılım firması RFID (ar ef ay di) sistemlerinden bahsedince şaşkınlığım biraz daha arttı.  Özellikle stoklu çalışan ve depolama işleri yapan yerler için tam bir nimet olan bu sistemlerin mantığı da çok kolaydı. Elindeki malzemenin üzerine küçük bir etiket yapıştırmak yeterli oluyordu. Kurulan kapalı devre sistem malzeme kurumun içinde mi, dışarı mı çıkmış, kurumun içindeyse neredeymiş gibi takip olanakları verdiği gibi eldeki gibi stok miktarlarını da bir iki tıklamayla raporluyordu.

Buraya kadar çok iyiydi ama aklım işin çalışan boyutuna indirilmesiyle biraz karıştı. Örneğin bir hastanede aynı etiketi sağlık görevlisinin yaka kartına taktığınızda gün sonunda o sağlık personeli hangi hastanın odasına kaç defa girmiş, içeride kaç dakika kalmış gibi bilgilerin yanı sıra tuvalete ne zaman gitmiş, kaç kere gitmiş, kaç dakika kalmış gibi tuhaf bilgileri de grafikler halinde şıp diye gösteriyordu. Aynı etiketi yaka kartı yerine çalışanın üniformasında bir yere  (eğer kötü niyetliyseniz haber vermeden ve belli olmayacak şekilde) takmanız da mümkündü.

Bütün bunlar takip ve denetimle ilgiliydi ve belki belli etik kurallar çerçevesinde bunlardan yararlanmak büyük faydalar sağlayabilirdi ama okuduğum haberlerden birisi beni yerimden zıplattı. Haberde ABD ve AB ülkelerinde bazı klinikler yeni doğan bebeklerin cilt altına çip takmak üzere çalışmalara başladığı yazıyordu. Bu çipler bebeğin kaybolma ve kaçırılma riskini ortadan kaldıracağı gibi anne ve babalara çocuğun sağlığı, kan değerleri, beslenmesi ve gelişimi gibi istatistiksel bilgileri de verecekmiş. Böyle bakınca yine harika görünüyordu.

Bu harika görüntü eminim ki pek çok anne-baba tarafından da teknolojinin son nimeti olarak görülecek ve yine eminim ki pek çok kliniğin kapısında çip taktırma kuyrukları oluşacak ancak İşin burasında madalyonun arka yüzüne de bir bakmak lazım. Bahsettiğimiz yöntemler  insan vücuduna kadar girerek topladığı bilgilerle nerde, ne zaman, ne yaptığımızı denetliyordu. Takip ve denetim amaçlıydı. Ya bir sonraki adım?

Bir sonraki adımda bilgi akışının iki yönlü olmayacağını ve nerede, ne zaman, ne yapmamızın gerektiğine de başkaları tarafından karar verilmeyeceğini kim garanti edebilir ki? Gül deyince gülen, ağla deyince ağlayan, çalış deyince çalışan, uyu deyince uyuyan itaatkar bir dünya. Çiplerin bağlı olduğu bilgisayarlar kimin elindeyse onların istediğinin olduğu bir dünya… Bilimkurgu filmlerinden sahneler geliyor insanın aklına ama kimse bunun hayal ürünü olduğunu ve birilerinin bunu hayal etmekle kalmayıp üzerinde çalışmalar yapmadığını iddia edemez. Zihin kontrolüne giden yolda süratle ilerliyoruz, beyninizi teslim etmeye hazır mısınız?

Haz 072014
 
Mao ve serçeler

Mao’nun hesabındaki küçük yanlışlığın bedeli büyük oldu

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucu önderlerindendi                .

Nasıl yaparım nasıl ederim Çin’i ileri ülke yaparım diye düşünerek kahvaltı ettiği sabahlardan birisinde masasına konan serçe kuşu tostundan bir parçayı yürütüverdi.

O anda aklında şimşekler çaktı Mao’nun.

Çin Halkı’nın bir buğday tanesine bile ihtiyacı varken, tarlalarda buğdaya, darıya dalan bu küçük hırsızlar değil miydi?

Serçe başına günde 10 buğday tanesi olsa, yüz serçe, bin serçe, milyon serçe…. Offf!

Hemen verdi kararını, “Ne kadar serçe varsa tez zamanda….”

Çin Halkı komutu alır almaz çıktı serçe avına. Uçanı kaçanı affetmediler. Yuvalarını bozup yumurtaları kırdılar. Serçe katliamı aylarca sürdü.

Hasat zamanı geldiğinde Mao haklı çıktı. Gözle görülür bir artış vardı ancak bu mutluluk çok uzun sürmedi

Serçeler ölünce zararlı börtü böcek ve çekirge nüfusu anormal derecede arttı.

Ve Mao tarihi sözünü söyledi; “Boş verin gitsin!” artık serçeler ve diğer kuşlar avlanmayacaktı ama çok geçti.

Çekirgeler tarlaları telef etti. Kısa sürede kıtlık başladı. 38 Milyon Çinli kıtlık, açlık ve hastalık yüzünden öldü…

Diyeceğim o ki ülke gelişsin diye, göl kurutulup üzerine havaalanı yapılmaz.

Köprü geçsin diye binlerce ağaç kesilmez.

Çılgın projeler peşinde ormanlar harap edilmez.

İlle de yapacak mısın? O zaman arkana yaslan ve doğanın intikam alacağı o günü bekle.

May 052014
 

 

yapay zeka

İnsanlar mı bilgisayara dönüşecek yoksa bilgisayarlar mı insanlaşacak?

Dünya üzerindeki bütün kitapları, gazeteleri, dergileri okumak, bütün belgeselleri, sinema filmlerini izlemek, bütün müzikleri dinlemek ve hepsini aklımda tutmak isterdim. Kitapları okumak, filmleri izlemek her ne kadar romantik ve masumane bir istek olarak görünse de böylesine muazzam bir yeteneğe sahip olan, atom fiziğinden tarihe, ekonomiden siyasete ek olarak akla gelmedik bin bir alandaki bin bir milyon bilgiyi zihninde tutan insanoğlu her halde insanüstü bir varlık olurdu.

Yazıyı kil tablete geçirmeyi akıl eden ilk adam (kim bilir belki de kadındı) elinde tuttuğu küçük toprak levhanın günün birisinde ışıklar saçan ve üzerine parmaklarını gezdirdiğinde dünyanın öbür ucuna bağlanabilen bu günkü tablet bilgisayarlara dönüşebileceğini hayal bile edemezdi. Oysa o günlerde o küçük levhalar bu gün elimizden düşürmediğimiz o ışıltılı cihazlardan çok daha önemliydi ve öz bilgileri taşıyan gerçek belgelerdi. Ticaretten inanca, inançtan yasalara, savaşa ve barışa ait bütün bilgiler işte o  kil tabakalarına yazılır, kurutulur ve gerektiği zaman çıkartıp bakmak için sistemli bir şekilde saklanırdı.

O günler de mi daha kolaydı insanoğlunun işi bu gün mü tartışılır. Yüce hükümdar getirin bana Kadeş antlaşmasını dediğinde zamanın kütüphanecisi bakacağı adresi şıp diye belirleyip, kil zarfın içindeki kil tableti alır getirirdi. Bu gün milyonlarca kitabı olan bir kütüphanede adı belli bir kitabı görevlisi yine şıp diye bulup getirir ama asıl mesele aradığın bilginin hangi kitabın içinde hangi satırın arasında olduğunu bilmekte. İmla hatası yaptığında “Şunu mu aramak istemiştiniz?” diye soran ukala arama motorlarının getirdiği binlerce sayfanın içinde kim bilir ne cevherler yitip gitmekte.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir yer de en baştaki o masum isteğimi yazdım. Aman herkesin ne hoşuna gitti. Öte yandan vaktin az ömrün kısa oluşu gibi gerçekler de hemen kendisini gösterdi. Kısa yoldan çözüme ulaşmak çözümlerin en geçerlisi sayıldığından olsa gerek küçük bir çip takarak bütün bilgileri bir anda zihnimize yüklemek gibi çözüm önerileri ilk akla gelenler oldu. Oysa ne kadar da keyifsiz bir fikirdi. Okurken, öğrenirken, izlerken ve dinlerken duyacağın heyecan kendisini hiç göstermeden uçup gidecekti. Asıl kafama takılan soru ise başkaydı; zaman geçtikçe insanlar mı bilgisayara dönüşecekti yoksa bilgisayarlar mı insanların yerine düşünüp, yorumlayıp karar verecekti.

Aradığım sorunun cevabı çok gecikmedi. Ünlü bilim adamı Hawking’in korkutan bir uyarısını okuduğumda budur işte dedim. Yapay zeka çalışmaları gelecekte insanoğlunun en büyük başarısı olabileceği gibi,  insan ırkının son başarısı da olabilir diyordu ünlü bilim adamı ve ekliyordu; en büyük tehlike ise yapay zekanın günün birinde insan zekasını geçmesi.

Seksenli yıllarda bir gazetenin ortaokul çocukları arasında yaptığı anket geldi hemen aklıma. Sorulardan birisinde günün birisinde robotlar dünyayı yönetir mi diye soruluyordu. İlginçtir buna hiç ihtimal vermeyenler olduğu gibi günün birisinde bunun gerçek olabileceğini söyleyen çocuklar da vardı. Demek ki böyle oluyormuş dedim kendi kendime. Yüz kırk karakterle derdini anlatan ve anlamaya çalışan, videoların üçüncü dakikasından sonrasını zaman kaybı olarak görmeye başlayan bir kuşak robotlara teslim olmak üzereydi. En baştaki fikri bir de şöyle düşünelim; ya günü birisinde yeryüzündeki yazılmış bütün kitapları, bütün dergileri ve gazeteleri, bütün müzikleri, bütün filmleri kısacası akla gelen bütün bilgileri belleğinde tutan ve yorumlayan bir bilgisayar yapılırsa…

Nis 062014
 
İstanbul kalabalık

Kalabalık, kalabalık, kalabalık…

Gözlerim o başkan adayını aradı ama bulamadı. Her biri ayrı ayrı çıktı devasa projelerini anlattı. Birisi trafiği yerin altına indirecek, diğeri hava ray sistemi kuracak, ötekisi dördüncü hatta beşinci köprüyü yapacaktı…  Bir tanesi bile çıkıp da  duymak istediklerimi söylemedi.

“Ne yapıyorsunuz kardeşim? Ben bu saatten sonra İstanbul’a tek bir çivi bile çakmam” demedi

Haliyle bunu diyen birisi olmadığı için neden böyle söylüyorsun diye soran birileri de çıkmadı. Oysa öyle bir adam olsa ve neden tek bir çivi bile çakmayacaksın diye sorulsa neler neler söylerdi;

“Gündüzleri on yedi geceleri yirmi milyon kardeşim bu şehir farkında mısınız?” diyerek söze başlardı belki.

Ardından; “ Ülke nüfusunun dörtte birini, ülke topraklarının yüzde biri kadar yere, üst üste balık istifi doldurmuşsunuz.  Utanmadan bir de bununla övünüyorsunuz” diye fırçasını da atardı.

“Bak kardeşim etrafındaki insanlara. Her gün tıklım tıkış toplu taşıma araçlarına sıkışan gençlere, yaşlılara bir bak ve sor memleketlerini. Nereden gelmişler? Neden gelmişler? Memleketlerinde iş olsa bir dakika bile durular mı bu ucubeye dönen şehirde?” diyebilirdi.

“Siz İstanbul’u büyüteceğim diyorsunuz ya ben küçülteceğim. Boşaltacağım İstanbul’u. Hani o milyar milyar dolarlar harcayarak yaptığınız yollar, köprüler, tüneller var ya hiç birisini yapmayacağım. Yüzümü Anadolu’ya döneceğim.O ailesinden ayrılıp, gurbete çıkan çocukların şehirlerini İstanbul yapacağım. En Çok göç alan şehir diyordunuz ya en çok göç veren şehir olacak İstanbul.”

Bütün bunları duyanlar o zaman belki dünyadan örnekler verir, Tokyo’dan, New York’dan, Seul’den bahsedebilirlerdi. Hatta güzel ülkemin en güze şehrinin gökdelenlerle donatılmış, yeni bir New York, metro ağlarıyla örülmüş tıpkısının aynısı bir Tokyo olacağından övünerek söz ederlerdi. İşte o zaman derin bir Ahh! Çekerdi o bulamadığım adam.

“Ahh kardeşim Ahh! Neler kaybettiğimizin farkında bile değilsiniz.”

Neler kaybettiğinin farkında olmayanlar, kaybettiklerini birer birer işittiklerinde adama hak verirler miydi acaba? Mesela o adam onlara, Bu İstanbul dediğin şehrin üstü kadar altı da var dese, Zeytinburnu’ndan Eyüp’e kadar altı tünellerle doludur dese, o güzelim minareli camiler diktiğiniz o devasa, gökdelenlerin gölgesinde kaldı, Roma’dan, Bizans’dan geriye sadece birkaç dikili taş kaldı dese anlatabilir miydi acaba neleri kaybettiklerini?

Ne yazık ki o adamı göremedim, söyleyeceklerini duyamadım ama umutluyum. Bir gün delinin birisi çıkacak -ki bu deli insanlığın, doğanın, memleketinin delisi olacak-  “Ey ahali!” diye seslenecek. “Ey İstanbul halkı! Bir sorun kendinize. Suyu neden musluktan içemediğinizi sorun. Her yanınız denizle çevrili ama neden hamsiden başka balık yiyemediğinizi sorun. Evliya Çelebi dereler şehri diyor bu şehr-i İstanbul’a. Kuvvetli yağmurlarda taşan çirkefe dönmüş derelerden başka dereleri neden bilmediğinizi sorun. Bir sorun kardeşim. Güzel yurdumun tarlaları, çayırları bomboşken, köyleri her gün biraz daha boşalıyorken, neden bütün yüzeyi beton ve asfaltla kaplanmış bu şehre tıkıştırıldığınızı sorun. Yaldızlı projeler dinleyip alkışlamak kolay ama ne olur bir kere de sorun. Sormaktan korkmayın kardeşlerim…”

Mar 032014
 
Yalan

Ortada bir yalan varsa o yalan inanmak isteyen birileri olduğu içindir

Kim ne derse desin yalan söylemek her zaman değilse de çoğu zaman ihtiyaçtandır. Söylenen yalana kanmak daha da büyük ihtiyaçtandır. İhtiyaç deyince yalan iyi bir şeymiş de çok gerekliymiş, yalanı savunuyormuşum gibi anlaşılmasın ama konuyla ilgili ilginç bir tespitim var. Ortada yalan atan birisi varsa o yalana inanmak isteyen birileri de mutlaka vardır.
Tarihin kayıtlara geçen ilk medya yalanının, yine tarihin ilk yazılı antlaşmasıyla sonuçlanan Kadeş Savaşı sırasında uydurulduğu söyleniyor. Hititler tarafından Asi nehri kıyısında pusuya düşürülen Ramses ordusunun yarısını kaybetmekle kalmayıp canını zor kurtarıyor. Apar topar geri döndüğünde ise yollara dökülen halkı onu alkışlarla karşılıyorlar. Hiç bozuntuya veremiyor Ramses, halkın arasına saldığı adamları savaşı nasıl kazandıklarını ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Büyük bozgun saf insanların gözünde zafere dönüşüyor. Bu da yetmiyor, büyük tapınakların duvarlarına savaşın nasıl kazanıldığını aşama aşama anlatan hiyeroglifler çizdiriyor. Bütün bunlar ihtiyaçtan. Ramses’in ihtiyacının ne olduğu belli de asıl halkının ki enteresan. Onların kudretli, tanrısal güçlere sahip, yenilmez bir hükümdara ihtiyacı var.
Nemrut’a kızabilirsin ama asıl kızılması gereken ona tanrılığı yakıştıranlarda. Sonuçta zekâsını kötüye kullansa da kafası çalışıyor. O kadar insanın neye ihtiyaç duyduğunu anlamış, ben tanrıyım deyip çıkmış işin içinden. Ne zaman ki doğruları söyleyen, hayır inandığınız gibi değil, yanlış yoldasınız diyen bir peygamber geliyor işte ondan sonra kopuyor kızılca kıyamet. Dev ateşler yakılıyor, mancınıklar kuruluyor, sen misin doğruyu söyleyen. Firavun’un durumu daha da vahim.  Hazreti Musa Kızıldeniz’i yarıp geçtiğinde, Firavun kendi yalanına kendisi de inanmış olmalı ki o geçer de ben geçemez miyim deyip atıveriyor kendisini dalgaların arasına.
Başta da dediğimiz gibi yalan söyleyen birileri varsa mutlaka o yalana inanmaya hazır birileri de vardır. Masalda “Kral Çıplak” diye bağıran çocuk çok sevimli anlatılır ama o gün orada bulunanların tamamının gözünde sevimsizin önde gidenidir o çocuk. Bir çuval inciri berbat etmiştir. Kralın yüzüne aptallığını, coşkuyla alkışlayanların yüzlerine yalanlarını vurmuştur. Masal orda biter, daha sonra çocuğa neler olduğunu kimse anlatmaz. Üstün hizmetinden ve cesaretinden dolayı kraldan madalya almış mıdır, şövalye ilan edilmiş midir, fakir babasına dev bir şato, hiç olmazsa küçük bir çiftlik evi hediye dilmiş midir? Hiç sanmıyorum.
Hepimizin inandırıcı yalanlara ihtiyacı var. Gazeteler, boy boy yazacak, televizyonlar bangır bangır bağıracak, siyasetçiler boğazlarını yırtacak ki kendimize gelelim. Güzel günler için hayaller kuralım, umutlarımızla mutlu olalım. Daha bir hırsla, daha bir iştahla düşelim peşlerine.  Doğruyu söyleyip karamsar tablolar çizenleri kimse sevmemiş tarih boyunca. Biz neden sevelim?
Küçük bir yalan anısı
Oğlumu hıçkırık tuttu. O zamanlar dört beş yaşında. Hıçkırığı geçirmenin yöntemini biliyorum. Hıçkıran kişiyi heyecanlandıracak ya da korkutacak küçük bir yalan yeterli. Hemen aklıma çok sevdiği örümcek adam kıyafetleri geldi.
“Biliyor musun” dedim “Annen örümcek adam kıyafetlerini komşunun çocuğuna verdi…”
Dudakları büküldü ama işe yaradı. Hıçkırığı geçiverdi.  Daha fazla üzmeden hıçkırığın geçmesi için öyle söylediğimi anlattım. Gittik beraber dolabı açtık, kıyafetlere baktık, yerli yerinde olduklarını görünce sevindi.
Aradan bilmiyorum kaç gün kaç hafta geçti. Oğlum yanıma geldi hıçkırıyor. Ne söylesem de hıçkırığını geçirsem diye düşünürken  bombayı patlattı;
“Baba ya! Deminden beri kendi kendime annem örümcek adam kıyafetlerimi komşunun oğluna verdim diyorum, yine de geçmiyor hıçkırığım…”
Ne diyebilirim ki. Dört yaşında çocuğun kendisini inandığı yalanla tedavi etmesi çok normal de biz büyükler neden iflah olmuyoruz. Neden her seferinde aynı yalanlara inanıp, aynı hayal kırıklıklarını tekrar tekrar yaşıyoruz?

Oca 202014
 
futbol

Takımın kaybetmiş olsa bile sen kendi içindeki maçı kazanmaya bak

O maçı Orhan kaybetmişti, ben kazanmıştım. Orhan’la aynı takımdaydık, maçı kaybetmiştik ama ben kazanmıştım. Biraz karışık ve anlaşılmaz oldu belki ama durum bundan ibaretti. Orhan beni dinlemedi, hiçbirimizi dinlemedi, hepimiz kaybettik ama ben en azından kendi iç dünyamda kazanmıştım.

O günlerde diyeceğim, sözü yine o günlerde, bizim zamanımızda, bizim gençliğimizde diye başlayan ve tekrar etmekten zevk aldığımız o nostalji takıntısına getirmiş gibi olacağım. Neylersin ki o günlerde iki taşı karşılıklı koyup kale yaptığımız boş arsalar, taneciklerin çoraplarımızın içine girip parmak aralarımıza kadar sızdığı kum sahalar vardı. Hayır, amacım o günlerde olup da bu günlerde olmayanları anlatmak da değil ama yine neylersin ki bizim için ciddi haysiyet meselesi olan mahalle maçlarımız vardı. Öyle bir maçtı işte Orhan’ın kaybettiği, hepimizin başı önde ayrıldığı ama benim kazandığım.

Bazen işler ters gider. Çoğunlukla müdahale edemediğimiz durumlarla mücadele etmek zorunda kalırız.  Bir yere yetişmek üzere aceleyle yola çıkarsın, sanki seni bekliyormuş gibi trafik tam o anda sıkışır, arabanın lastiği patlar, yarı yola geldiğinde cüzdanını kimliğini evde unuttuğunu anlarsın, geç kalman için bütün nedenler arka arkaya dizilir. Hepsi bir yana bu hayatın çok kesin bir gerçekliği vardır; zamanında beklemeye başladığın tren ya gecikir ya da sen istasyona girdiğin sırada vaktinden önce geçip gitmiştir.  Yine de elinden geleni yapmışsındır. O gün işe on dakika geç kalacağın için vicdanın rahatsızdır ama kaybeden sen değil, zamanlamayı bir türlü tutturamadığından onlarca insanı geride bırakan adamdır. O içerdedir, sen dışarıda.

 

Bazen de oyunun içinde olduğun halde çabaların sonucu değiştirmeye yetmez. Kaybedeceğini bildiği bir oyunu oynamak kaybetmekten daha ağır gelir insana. Çok daha ağırı, biri ya da birkaçının yanlış yaptığını bildiğin halde onlarla aynı takımda oynamaktır. Neylersin ki ve yine neylersin ki her zaman burunun dikine giden ve ayarı bozan birileri vardır. Uyarıların fayda etmez, sözlerine kulak asmaz…

O günlerden biriydi, o eski günlerden bir gün. Sicim gibi yağan yağmurun altında ciğerlerimizi patlatırcasına koşuyorduk. Her biri birbirinden ince, paslar atıyordum. Topu Orhan alıyordu, ya iki üç kişinin arasına girip kaybediyor ya da dağlara taşlara vuruyordu. Top ona geldiğindeyse hep beraber bağırıyorduk, “Orhan pas!…” dinlemiyordu. Orhan bencilce oynuyordu. Orhan kendisi için oynuyordu. Bütün takım kızgındı. Bağırıp çağıranlar oldu. Pas vermeyi bıraktılar. Arka arkaya goller yedik, takım oyundan koptu. Orhan’sa yine aynı Orhandı. O an karar verdim kendi kendime. Her ne olursa olsun, kim bırakırsa bıraksın ben bırakmayacaktım. Benim görevim topu Orhan’a atmaktı. Yağmur iç çamaşırıma kadar işlemişti. Islak formanın içinde terlediğimden üzerimden buharlar tütüyordu, yorgundum, yorulmuştum, nefes nefese kalmıştım, gücüm tükenmek üzereydi ama koşacaktım. Top kapmak için var gücümle çalışacak, kazandığım topu Orhan’a atacaktım.  Son ana son saniyeye kadar düşündüğüm gibi yaptım. O ise üzerine düşeni değil canının istediğini yaptı. Maç bitti. Hep beraber kaybettik. Vicdanımı yokladım. Ben o maçı kazanmıştım.