May 222016
 

ölüm-anındaki-film-şeridi-620x312

 

Ocak ayındayız hava soğuk ve yağışlı. Günlerden pazartesi işe gitmem gereken güzel bir gün. Evet yanlış anlamadınız pazartesi benim için güzel bir gün. Hatta havanın kapalı ve yağışlı olması da bulunmaz nimet. Böyle bir hava yazdım ilk şiirimi. bir otobüs durağında beklerken onu gördüğümde düştü aklıma şu cümleler. Bilmem kıskanır mı denizler mavi gözlerini. Geceden daha güzel saçların. ve her şey bir şiirde saklı kaldı öyle. Ben söyleyemedim. O da hiç bilmedi. Bir korkuluğun gölgesi üstümde.
İşe her gün saatinden önce giden, akşam olunca tam saatinde iş yerinden ayrılan ben. Hatta bu alışkanlığım yüzünden alay konusu olan ben. Yaptığımın doğru olduğunu düşünüyorum ama arkadaşlarım insan bazen rapor alır yada bir işi çıkar işe geç kalır gibi sözler söylüyorlar. Olsun. Onlar ne yazık ki ellerinde olan nimetin farkında değiller. Bu işte çalışmak için verdiğim emekler neyse artık hepsi geride kaldı.

Aslında akşam geçte yatmadım saatimi kurdum nasıl yaptıysam çalan saati durdurup tekrar uykuya dalınca işe hızlı adımlarla gitmek zorunda kaldım. Bilmiyorum ne kadar geç kalmışım zaten şefte sormadı neden geç kaldın diye. Belki de arkadaşlarım geç kaldığım için mutlu olmuşlardır. İşe geç kalmak o kadar da kötü bir şey değilmiş hayatta daha kötü olaylar da oluyormuş bunu bugün anladım.
Çalışma atölyemize giden yolun kenarında morg varmış hiç farkında değildim. Bunun için kendime kızmalı mıyım? Belki. Her sabah olduğu gibi acil servisten hastaneye giriş yaptım. Sağ taraftaki güvenlik görevlisi oturduğu koltukta uyukluyordu. Dışarıdan gelen soğuk hava bile onu etkilemedi. Akşam saatlerinde sıkış tıkış olan acil servis sabah en güzel zamanını yaşıyor sessiz ve sakin. Atölyeye doğru yürüyorum otomatik kapılar bir bir açılıyor. Dışarıdan gelen soğuk sert rüzgâr yüzümü yalayıp içeri gidiyor. Alt kattaki okuyucuya kartımı okuttuktan sonra otomatik kapıdan geçip atölyeye gidip çay içeceğim. Yaklaşınca kapı açılıyor.
Arkamdan bir ses:

-Emre!

Beni çağırıyor. Hastanenin gassalı… Öyle samimiyetim pek yok bu adamla ama birkaç kez çay içmişliğimiz var:

-Buyur hocam.
-Gel şu tabutun bir kenarından tut.

Duymamış gibi yapıp gitmek istiyorum. Ama niyetimi anlamış olacak ki bir daha sesleniyor:

-Emre hadi gel şu tabutu araca koyalım.

Mecburen gidiyorum. Tabut taşımak zor işmiş onu anlıyorum. Dünyanın en ağır yükünün altına giriyor insan. Neyse ki mesafe kısa. Ve çabucak tabutu araca koyuyoruz. Elinde sarı renkli kız şapkası, yine şal ve o mont bunlar bana yoksa tanıdık mı geldi eveeet şimdi hatırladım!! Her sabah işe giderken kaldırımda bekleyen kızın elbiseleri…

Paylaş
Kas 072012
 

gurbetSayfalar sürecek bir öyküyü, ana sütü gibi tertemiz birkaç sözcükle anlatabilir misiniz? İnsanın ruhunu okşayan o güzel seslerden birisinin sahibi, hüzünlü bir uzun havanın sözlerine asıldığı anda, hazin bir yaşamın görüntüleri parça parça gelip gözünüzün önünde birleşir mi?

“Pencereden kar geliyor aman annem

Gurbet bana zor geliyor”

 

İçinde bir yatak, küçük bir masa, bir piknik tüp, bir tencereden başka eşya bulunmayan bir bekâr odasında, kırık bir camın dibinde, anasından, atasından, yuvasından ve sevdiğinden ayrı düşmüş bir Anadolu yağızını görür gibi oluyorum.

“Sevdiğimi eller almış aman annem

Bu da bana ağır geliyor”

 

Sadece sekiz on kelime. Neden gurbete çıkmaya mecbur kalmış, bu hasrete, bu fakirliğe neden katlanmak zorunda, sevdiğini neden başkasına vermişler? Biraz deşip, kurcalasanız altından acı, ümit, bela, aşk, sevgi, özlem çiçekleri fışkıracak.

“Pencereden kar geliyor…”

Her akşam iş çıkışı yürüyerek geçtiğim hastanenin önünde aynı kadınları görüyorum. Yaşlı olanın gözü gazlı bez ve bantla kapatılmış oluyor. Genç olanı yoldan geçen yayaların, arabaların önüne atlayıp, yollarını keserek yardım istiyor.

“Hastaneye gelmişler, annesi ameliyat olmuş, yol paraları yokmuş…” Kimden ne kopartabilirse artık.

Benim de yolumu kesip para isteyen kadınları geçtikten üç beş dakika sonra rastlıyorum o iki delikanlıya. Birisinin elinde bel, diğerin omzunda tırpan var. Utana sıkıla yaklaşıp anlatıyor öndeki. Memleketten çalışmak için gelmişler. İş arıyorlarmış ama bulamıyorlarmış. Nerede bulabiliriz diye soruyorlar. Ne iş yaptıklarını soruyorum; bağ bahçe işinden anlarlarmış. Şöyle bir etrafıma bakıyorum, vızır vızır geçen arabalar, yüksek binalar, altlarında ışıl ışıl dükkânlar. Geniş bahçeli bir ev, bir konak bulsalar, girseler bahçesine, sabahtan öğlene dek altını üstüne getirseler… Ya sonra?

Omzunda tırpan olan, sesini alçaltarak konuşuyor;

“Abi sabahtan beri ağzımıza lokma koymadık.  Bir yardım etsen.”

Gözlerinde yolumu kesen diğer kadınların gözlerindeki o aç, o hüznün altına saklanmış vahşi, o sahte bakışı ararken karşıma çıkanın Hızır mı yoksa hırsız mı olduğunu anlamaya çalıştığımı fark ederek kendi kendimden utanıyorum. Hemen yanımızdan son model, camları açık pahalı bir araba ağır ağır geçiyor. Arabayla beraber yol alan bir uzun havanın sözleri kulağıma geliyor.

“Pencereden kar geliyor aman annem

Gurbet bana zor geliyor”

Eki 122012
 
Daha önemli işlerimiz var bizim

Daha önemli işlerimiz var bizim

Cips, çay, fındık fıstık eşliğinde, sıcak koltuğa gömülüp bir televizyon kanalından diğerine atlarken takıldığım belgeseller bana insanoğlunun ne kadar boş işlerle uğraştığını bir kez daha ispat ediyor. Bunca önemli mesele ve hala çözülmemiş düğüm varken Avrupalı ve Amerikalıların, bolca para ve zaman harcayarak hayatlarını tehlikeye attığı maceralar ne kadar da lüzumsuz. Örneğin çocukluğundan beri uzaya merak sarmış bir gök bilimci, düşüyor güneş sistemindeki en uzak gezegenin peşine. Neymiş efendim Plüton gezegen miymiş değil miymiş? Sırf bunu anlamak için gidiyor dünyanın en yüksek rakımlı rasathanelerinden birisinde tek başına iki senesini geçiriyor. Rasathane dediğin yer öyle beş yıldızlı tatil köyü falan değil. Dağın tepesinde. İn yok cin yok. Nem oranı çok düşük bizim gök bilimcinin burnunun içi kuruyor. Sık sık şiddetli burun kanamaları, basınç değişimi yüzünden dayanılmaz baş ağrıları çekiyor. Yemek içmek için marketten gideyim taze pırasayı alayım, sahana köy yumurtası kırayım falan yok. Konserve ve dondurulmuş ürünler menüsünde ne varsa o. İki yıl boyunca sabahlara kadar gökyüzünü seyrettikten sonra anlıyor ki Plüton gezegen değil cüce gezegenmiş. Vay arkadaş buluşa bak. Cipsi, kolayı, fındığı fıstığı bırak, git kendini iki sene hapset. Ne buldun? Plüton cüceymiş. Boş işler bunlar.

Hadi onu anladık. Adam belli ki asosyal tip. Umudunu gökyüzüne belki de renkli ışıklar saçarak gelecek gemilerden inecek yaratıklara bağlamış. Ya şu yılanlarla dolu adada elinde değnek dolaşan kovboya ne demeli? Ada gölün ortasında. Göle kadar arabasıyla gelip, adaya sandalla ulaşıyor bizim kahraman. Neymiş yılanları inceleyecek. Ada da araştırdığı çıngıraklı yılan cinsinden bol miktarda var.  En sonunda kıstırdığı bir tanesi aman daha yakından bakayım derken zınk diye geçiriveriyor dişlerini adamın bacağına. Hasssdııt şimdi gördün mü ebenin örekesini falan demiyor adam. İşin uzmanı ya zehir kaç dakika da öldürür, yardım alması için kaç dakikası var biliyor ama süre kısıtlı. Önce sandala sonra arabasına ulaşması lazım. Bulunduğu yerden telefonu da çekmiyor. Tam bir yaşam savaşı başlıyor. Son anlarında adeta sürünerek, yarı baygın ulaşıyor hastaneye. Birkaç dakika daha geç kalsa mevta. Neyse ki yırtıyor kefeni. Şimdi gel de kızma bu adama. Kardeş evin var barkın var, çoluk çocuk sahibi adamsın. Bırak boş işleri al karını koltuğunun altına bir elinde oğlanın başında dayan cipse, yüklen kolaya. Arada karın soyduğu mandalinaları, portakalları tıksın ağzına.  Olmadı mı dışarıda gürül gürül bir dünya… Karış insan içine, ak alemlere, ak alemlere. Ne işin var yılanla çiyanla? Boş işler bunlar

Sadece bunlar değil ki! Hangi belgesel kanalını açsam başka bir örneği. Örneğin Amerika’da pelikanlarıyla ünlü turistik bir göl kasabası var. Bir gün pelikanların iyice azaldığını fark ediyorlar. Ne oldu da bu oldu diye bir düşünce sarıyor ki hepsini sorma gitsin. Başlıyorlar günlerini ormanda geçirmeye. Acaba sesten mi rahatsız oluyorlar diye ses ölçümleri yapıyorlar. Ağaçlara tırmanıp yuvaları inceliyorlar, helikopterlerle yukarılarda gezinip yuvaları gözlüyorlar ama sonuç yok. En sonunda bütün yuvalara kamera yerleştirip kaydetmeye başlıyorlar. Sonunda bir rakun sürüsünün her akşam karşı kıyıdan yüzerek geldiğini, ağaçlara tırmanıp yuvalardaki yumurtaları afiyetle yediğini görüyorlar. Düşünüp taşınıyorlar, rakunlara da kıyamadıkları için bütün ağaçların gövdesini tırmanmayı engelleyecek kaygan plakalarla kaplıyorlar. Altı yıl sürüyor bu mücadele sonunda pelikan nüfusu normale dönüyor. Altı yıl dile kolay. Boş işler dedik ya!

Adamların parası da çok zamanı da. Bizim Çözmemiz gereken daha önemli sorunlarımız var. İç işleri var, dış işleri var. Siyaset var, kıyafet var. Ben de merak ediyorum çocukluğumda çapariye takılan kolyozların, uskumruların nereye gittiğini ama boş işler bunlar. Oysa şimdi gelişme zamanı kalkınma zamanı. İstanbul’un altındaki tünellerle, Marmaray’ın dibinden çıkan çanakla çömlekle, beş bin yıl önce toprağın altında kalmış viranelerle vakit kaybedemem. Gözümü ağzı açık ayran budalası gibi uzaya, yıldıza, daha aşağısında uçan kuşa, daha da yakınımda sürüngen hayvana dikemem. Hem bunlar yetkilisinin işi.Nasıl olsa onlar çalışır, bulur anlatırlar zamanı geldiğinde. Ben de cips var kola var. Boş işlerle uğraşamam.

%d blogcu bunu beğendi: