Eki 122012
 
Daha önemli işlerimiz var bizim

Daha önemli işlerimiz var bizim

Cips, çay, fındık fıstık eşliğinde, sıcak koltuğa gömülüp bir televizyon kanalından diğerine atlarken takıldığım belgeseller bana insanoğlunun ne kadar boş işlerle uğraştığını bir kez daha ispat ediyor. Bunca önemli mesele ve hala çözülmemiş düğüm varken Avrupalı ve Amerikalıların, bolca para ve zaman harcayarak hayatlarını tehlikeye attığı maceralar ne kadar da lüzumsuz. Örneğin çocukluğundan beri uzaya merak sarmış bir gök bilimci, düşüyor güneş sistemindeki en uzak gezegenin peşine. Neymiş efendim Plüton gezegen miymiş değil miymiş? Sırf bunu anlamak için gidiyor dünyanın en yüksek rakımlı rasathanelerinden birisinde tek başına iki senesini geçiriyor. Rasathane dediğin yer öyle beş yıldızlı tatil köyü falan değil. Dağın tepesinde. İn yok cin yok. Nem oranı çok düşük bizim gök bilimcinin burnunun içi kuruyor. Sık sık şiddetli burun kanamaları, basınç değişimi yüzünden dayanılmaz baş ağrıları çekiyor. Yemek içmek için marketten gideyim taze pırasayı alayım, sahana köy yumurtası kırayım falan yok. Konserve ve dondurulmuş ürünler menüsünde ne varsa o. İki yıl boyunca sabahlara kadar gökyüzünü seyrettikten sonra anlıyor ki Plüton gezegen değil cüce gezegenmiş. Vay arkadaş buluşa bak. Cipsi, kolayı, fındığı fıstığı bırak, git kendini iki sene hapset. Ne buldun? Plüton cüceymiş. Boş işler bunlar.

Hadi onu anladık. Adam belli ki asosyal tip. Umudunu gökyüzüne belki de renkli ışıklar saçarak gelecek gemilerden inecek yaratıklara bağlamış. Ya şu yılanlarla dolu adada elinde değnek dolaşan kovboya ne demeli? Ada gölün ortasında. Göle kadar arabasıyla gelip, adaya sandalla ulaşıyor bizim kahraman. Neymiş yılanları inceleyecek. Ada da araştırdığı çıngıraklı yılan cinsinden bol miktarda var.  En sonunda kıstırdığı bir tanesi aman daha yakından bakayım derken zınk diye geçiriveriyor dişlerini adamın bacağına. Hasssdııt şimdi gördün mü ebenin örekesini falan demiyor adam. İşin uzmanı ya zehir kaç dakika da öldürür, yardım alması için kaç dakikası var biliyor ama süre kısıtlı. Önce sandala sonra arabasına ulaşması lazım. Bulunduğu yerden telefonu da çekmiyor. Tam bir yaşam savaşı başlıyor. Son anlarında adeta sürünerek, yarı baygın ulaşıyor hastaneye. Birkaç dakika daha geç kalsa mevta. Neyse ki yırtıyor kefeni. Şimdi gel de kızma bu adama. Kardeş evin var barkın var, çoluk çocuk sahibi adamsın. Bırak boş işleri al karını koltuğunun altına bir elinde oğlanın başında dayan cipse, yüklen kolaya. Arada karın soyduğu mandalinaları, portakalları tıksın ağzına.  Olmadı mı dışarıda gürül gürül bir dünya… Karış insan içine, ak alemlere, ak alemlere. Ne işin var yılanla çiyanla? Boş işler bunlar

Sadece bunlar değil ki! Hangi belgesel kanalını açsam başka bir örneği. Örneğin Amerika’da pelikanlarıyla ünlü turistik bir göl kasabası var. Bir gün pelikanların iyice azaldığını fark ediyorlar. Ne oldu da bu oldu diye bir düşünce sarıyor ki hepsini sorma gitsin. Başlıyorlar günlerini ormanda geçirmeye. Acaba sesten mi rahatsız oluyorlar diye ses ölçümleri yapıyorlar. Ağaçlara tırmanıp yuvaları inceliyorlar, helikopterlerle yukarılarda gezinip yuvaları gözlüyorlar ama sonuç yok. En sonunda bütün yuvalara kamera yerleştirip kaydetmeye başlıyorlar. Sonunda bir rakun sürüsünün her akşam karşı kıyıdan yüzerek geldiğini, ağaçlara tırmanıp yuvalardaki yumurtaları afiyetle yediğini görüyorlar. Düşünüp taşınıyorlar, rakunlara da kıyamadıkları için bütün ağaçların gövdesini tırmanmayı engelleyecek kaygan plakalarla kaplıyorlar. Altı yıl sürüyor bu mücadele sonunda pelikan nüfusu normale dönüyor. Altı yıl dile kolay. Boş işler dedik ya!

Adamların parası da çok zamanı da. Bizim Çözmemiz gereken daha önemli sorunlarımız var. İç işleri var, dış işleri var. Siyaset var, kıyafet var. Ben de merak ediyorum çocukluğumda çapariye takılan kolyozların, uskumruların nereye gittiğini ama boş işler bunlar. Oysa şimdi gelişme zamanı kalkınma zamanı. İstanbul’un altındaki tünellerle, Marmaray’ın dibinden çıkan çanakla çömlekle, beş bin yıl önce toprağın altında kalmış viranelerle vakit kaybedemem. Gözümü ağzı açık ayran budalası gibi uzaya, yıldıza, daha aşağısında uçan kuşa, daha da yakınımda sürüngen hayvana dikemem. Hem bunlar yetkilisinin işi.Nasıl olsa onlar çalışır, bulur anlatırlar zamanı geldiğinde. Ben de cips var kola var. Boş işlerle uğraşamam.

Eyl 242012
 
Işığını sevenler için gönderen yıldız

En yakın yıldızın ışığı dünyaya dört senede ulaşır

En yakın yıldızın ışığı dünyaya dört senede ulaşır

Sevgi emek ister derken, senin ve benim dışımdaki dünyayı, topraktaki karıncadan o sonsuz kara boşluktaki yıldıza kadar emek verenleri görmemek ve sevgimizi sadece konuşmalarımızdan, küsüp barışmalarımızdan, türlü iltifat ve gösterişlerimizden ibaret sanmamız ne büyük haksızlık olur.
Ayaklarımızı denize sarkıttığımız iskeleden gördüğümüz şu yıldızın ışığı, elimizde tutup iştahla dişlediğimiz bu ekmek gibi çok uzak yollardan geldi. Buğdayın nasıl toprağa düştüğünü, toprağı delip nasıl filizlendiğini, nasıl başak olduğunu, nasıl yeni taneler verdiğini, un olurken, hamur olurken, pişip ekmek olurken ne kadar zamanda kimlerin elinden geçtiğini, kimlerin alın teriyle karıştığını ve bize nasıl armağan edildiğini başka bir zaman uzun uzun anlatırım sana ama o yıldızın ışığı biz henüz daha biz çocukken, benim misket oynadığım, senin ip atladığın zamanlarda çıkmıştı yola.
Çocukluğunu hatırladığında benim çocukluğumu da merak ettiğin oldu mu hiç?  Birbirlerinden habersiz, birbirlerinden çok uzakta ama aynı gökyüzü altında oldukları için yakın iki çocuk, karşılaşacakları güne doğru büyürlerken şimdi baktığımız bu yıldızın ışığı  da sabırla bize doğru yol alıyordu.
Ben orta okula giderken sen ilk okul sıralarında olmalısın. Ergen olduğumda belki halen çocuktun. Yeter artık büyüdüm. Ben ben oldum. Varın farkıma diye bağırdığım anlarda belki saçlarındaki beyaz kurdeleyi çözüyordun, belki bir kediyi okşuyordun belki de gözyaşlarınla yanaklarını ıslattığın bir bez bebeğe sarılıyordun teselli bulabilirmiş gibi.  Korktuğum anlarda korkmuş, heyecanlandığım anlarda heyecanlanmış, üzüldüğüm anlarda üzülmüş müydün? Tarifsiz, nedensiz kederlerin ansızın gelip üzerime çöreklendiği anlar senin ağladığın, yüreğimin pırpır edip kabıma sığmadığım nedensiz sevinç patlamaları senin güldüğün zamanlar mı denk gelmişti acaba?

Birbirinden ayrı iki ırmağın yolunu izleyerek birleşmesi ve beraber akmaya başlaması gibi bir benzetme çok mu sıradan bir benzetme olur? Irmaklar, yıldızlar, sevgiden emek emekten sevgi oluşturma çabaları edebi olmaya çalışan bir yazı da çok mu sakil durur? Ne olursa olsun. Sonuçta sevgilim o yıldız ışığını gönderdi bir kere. Şimdi o titrek parıltı görmek istediklerini göremezse eğer, bunca yolu boşu boşuna gelmenin hayal kırıklığıyla geçip gidecek. İster felsefe de ister fizik kuralı. Aynı suda iki defa ıslanamayacağın gibi, aynı ışığı da iki kere göremezsin. Hadi şimdi gülümse.