Tem 222013
 
Sakın ha diyen adama dikkat

Sakın ha! diyen adamın istediği nedir?

Ne kötü çocuktum ben. Kötü çocuk, sorunlu ergen, gaddar abi… Küçük ve adi emellerim için he zaman aynı derecede basit oyunlarım vardı. Seksen üç kışı çok uzun sürmüştü İstanbul’da. Yarıyıl tatilini bitirip okula başlamamızın üzerinden daha iki gün geçmişti ki akşam saatinden başlayan kar bütün şehri üzerinden haftalarca kalkmayan beyaz örtüyle örtmüştü. Televizyon ve radyo uzun kar tatilinin devam ettiğini haber vermişti günlerce.

Saçaklardan sarkan sivri uçlu sarkıtları kartopuyla düşürerek gezinirdik sokaklarda. Üzerinde top oynadığımız kar, arada bir çıkan kış güneşiyle gevşer, yarı çamurlu, vıcık vıcık kar suyu ayaklarımıza işlerdi. Üşümezdik nedense. Dışarısı bizim yaşımızdaki çocuklar için eğlenceliydi ama belki de artık kendimi çocuk saymadığım için, benim aklım daha çok içerideydi. Bir an önce eve  dönüp günaha girmek için fırsat kollardım.

O soğuk günlerde bizimkiler nerelere giderdi hatırlamıyorum. Soğuktan dudaklarımız morarmış halde döndüğümüz evde çoğu zaman kardeşimle yalnız kalırdık. Tepeleme doldurulmuş sobanın üzerinde ekmek kızartıp tereyağı ve balla yediğimiz sırada aklımın bir köşesinde az sonra işleyeceğim suç için kardeşimi dışarı nasıl sepetleyeceğimin yolları olurdu. Her seferinde aynı oyuna gelirdi dik başlı kardeşim. Hiç gerek yokken, konusu bile edilmezken “Dışarısı çok soğuk” derdim. Sonra sesimi olabildiğince sertleştirip emir kipinde konuşurdum. “Sakın dışarı çıkayım falan deme fena yaparım.” Garibim ne de çabuk sinirlenirdi. Anında aramızda çıkarım çıkmam kavgası başlardı. Kışkırtabildiğim kadar kışkırtır, sonunda kavgayı onun kazanmasını sağlardım. Sözümü dinlemeyip kapıyı vurup çıktığında ev bana kalırdı.

Dedemin tahta bir kutusu kutunun içerisinde kendi eliyle yaptığı pipolar ve tütünleri vardı. Tamire gittiği hatırlı müşterilerinden birisinin hediye ettiği ince, uzun, kalın, kısa onlarca puronun yanı sıra, yurtdışına gidip gelenlerin hediye ettiği değişik sigaralar aynı kutunun içinde dururdu. Evde yalnız kalır kalmaz soluğu onun odasında alır kutuyu açar, öksüre tıksıra pipo dumanını içime çeker, ayna karşısında Amerikan film yıldızları gibi purolu pozlar verir, zaferle sonuçlanan psikolojik harekâtımın tadını çıkartırdım.

Birisine bir iş yaptırmanın yollarından birinin, kendisine tam tersini buyurup, yapmazsa başına geleceklerle tehdit etmek olduğunu o günlerde öğrenmiştim ama bunun kalabalık insan topluluklarını harekete geçirmenin de yollarından birisi olduğunu ancak bu günlerde fark edebildim. İnsanın içinde her zaman hakkını aramaya, alamazsa isyan etmeye, bağırıp çağırmaya hazır isyankar bir çocuk vardı sonuçta. Kim bilir? Sakın isyan etmeyin diyenlerin asıl amacı, isyanı başlatıp, çocuğu karda kışta sokağa çıkarmak mıydı acaba?

Demem o ki  televizyonlarda, gazetelerde, kürsülerde büyük laflar edenler, yine her zaman yaptıkları gibi olmadık zamanda,  olmadık sivri bir laf etmişlerse eğer,  kızmadan ya da onları alkışlamadan önce dikkat etmek, neyin peşinde diye biraz düşünmek lazım aslında. Hiç gereği yokken, konu uzaktan yakından orayla alakalı bile değilken, “Sakın ha!”  diyerek yasaklar koyup, kafanızı gözünüzü yararım tehditleri savurup, sinirinizi zıplatan, ayranınızı köpürtüp kabartan bir adamla karşılaştıysanız eğer, bir kez daha düşünün diyorum artık. Siz onun “Sakın ha!” dediklerini çiğnemekle meşgulken büyük bir ihtimalle,  o tütün kutusuna dalacak, pipoları, puroları talan edecektir.  Şekilde görüldüğü gibi…

Paylaş
Eki 122012
 
Daha önemli işlerimiz var bizim

Daha önemli işlerimiz var bizim

Cips, çay, fındık fıstık eşliğinde, sıcak koltuğa gömülüp bir televizyon kanalından diğerine atlarken takıldığım belgeseller bana insanoğlunun ne kadar boş işlerle uğraştığını bir kez daha ispat ediyor. Bunca önemli mesele ve hala çözülmemiş düğüm varken Avrupalı ve Amerikalıların, bolca para ve zaman harcayarak hayatlarını tehlikeye attığı maceralar ne kadar da lüzumsuz. Örneğin çocukluğundan beri uzaya merak sarmış bir gök bilimci, düşüyor güneş sistemindeki en uzak gezegenin peşine. Neymiş efendim Plüton gezegen miymiş değil miymiş? Sırf bunu anlamak için gidiyor dünyanın en yüksek rakımlı rasathanelerinden birisinde tek başına iki senesini geçiriyor. Rasathane dediğin yer öyle beş yıldızlı tatil köyü falan değil. Dağın tepesinde. İn yok cin yok. Nem oranı çok düşük bizim gök bilimcinin burnunun içi kuruyor. Sık sık şiddetli burun kanamaları, basınç değişimi yüzünden dayanılmaz baş ağrıları çekiyor. Yemek içmek için marketten gideyim taze pırasayı alayım, sahana köy yumurtası kırayım falan yok. Konserve ve dondurulmuş ürünler menüsünde ne varsa o. İki yıl boyunca sabahlara kadar gökyüzünü seyrettikten sonra anlıyor ki Plüton gezegen değil cüce gezegenmiş. Vay arkadaş buluşa bak. Cipsi, kolayı, fındığı fıstığı bırak, git kendini iki sene hapset. Ne buldun? Plüton cüceymiş. Boş işler bunlar.

Hadi onu anladık. Adam belli ki asosyal tip. Umudunu gökyüzüne belki de renkli ışıklar saçarak gelecek gemilerden inecek yaratıklara bağlamış. Ya şu yılanlarla dolu adada elinde değnek dolaşan kovboya ne demeli? Ada gölün ortasında. Göle kadar arabasıyla gelip, adaya sandalla ulaşıyor bizim kahraman. Neymiş yılanları inceleyecek. Ada da araştırdığı çıngıraklı yılan cinsinden bol miktarda var.  En sonunda kıstırdığı bir tanesi aman daha yakından bakayım derken zınk diye geçiriveriyor dişlerini adamın bacağına. Hasssdııt şimdi gördün mü ebenin örekesini falan demiyor adam. İşin uzmanı ya zehir kaç dakika da öldürür, yardım alması için kaç dakikası var biliyor ama süre kısıtlı. Önce sandala sonra arabasına ulaşması lazım. Bulunduğu yerden telefonu da çekmiyor. Tam bir yaşam savaşı başlıyor. Son anlarında adeta sürünerek, yarı baygın ulaşıyor hastaneye. Birkaç dakika daha geç kalsa mevta. Neyse ki yırtıyor kefeni. Şimdi gel de kızma bu adama. Kardeş evin var barkın var, çoluk çocuk sahibi adamsın. Bırak boş işleri al karını koltuğunun altına bir elinde oğlanın başında dayan cipse, yüklen kolaya. Arada karın soyduğu mandalinaları, portakalları tıksın ağzına.  Olmadı mı dışarıda gürül gürül bir dünya… Karış insan içine, ak alemlere, ak alemlere. Ne işin var yılanla çiyanla? Boş işler bunlar

Sadece bunlar değil ki! Hangi belgesel kanalını açsam başka bir örneği. Örneğin Amerika’da pelikanlarıyla ünlü turistik bir göl kasabası var. Bir gün pelikanların iyice azaldığını fark ediyorlar. Ne oldu da bu oldu diye bir düşünce sarıyor ki hepsini sorma gitsin. Başlıyorlar günlerini ormanda geçirmeye. Acaba sesten mi rahatsız oluyorlar diye ses ölçümleri yapıyorlar. Ağaçlara tırmanıp yuvaları inceliyorlar, helikopterlerle yukarılarda gezinip yuvaları gözlüyorlar ama sonuç yok. En sonunda bütün yuvalara kamera yerleştirip kaydetmeye başlıyorlar. Sonunda bir rakun sürüsünün her akşam karşı kıyıdan yüzerek geldiğini, ağaçlara tırmanıp yuvalardaki yumurtaları afiyetle yediğini görüyorlar. Düşünüp taşınıyorlar, rakunlara da kıyamadıkları için bütün ağaçların gövdesini tırmanmayı engelleyecek kaygan plakalarla kaplıyorlar. Altı yıl sürüyor bu mücadele sonunda pelikan nüfusu normale dönüyor. Altı yıl dile kolay. Boş işler dedik ya!

Adamların parası da çok zamanı da. Bizim Çözmemiz gereken daha önemli sorunlarımız var. İç işleri var, dış işleri var. Siyaset var, kıyafet var. Ben de merak ediyorum çocukluğumda çapariye takılan kolyozların, uskumruların nereye gittiğini ama boş işler bunlar. Oysa şimdi gelişme zamanı kalkınma zamanı. İstanbul’un altındaki tünellerle, Marmaray’ın dibinden çıkan çanakla çömlekle, beş bin yıl önce toprağın altında kalmış viranelerle vakit kaybedemem. Gözümü ağzı açık ayran budalası gibi uzaya, yıldıza, daha aşağısında uçan kuşa, daha da yakınımda sürüngen hayvana dikemem. Hem bunlar yetkilisinin işi.Nasıl olsa onlar çalışır, bulur anlatırlar zamanı geldiğinde. Ben de cips var kola var. Boş işlerle uğraşamam.

%d blogcu bunu beğendi: