ışık » KURŞUN KALEM

ışık

Oca 192021
 

Telifsiz Resim kaynağı: fikret kabay / Pixabay

Ömrümüzün çürümesiyle, içimizin şişmesi arasında bir yerlerdeyiz.

Yüzümüzde maskeyle karanlıkta çıkıp gün görmeden karanlıkta dönüşümüz mü bizi karamsarlığa boğan, yağmuru, karı, kardan adamı olmayan şehir mi umutlarımızı tüketen?

Aylar olmuş, yaşlısı hapis, genci hapis, hafta sonları bütün memleket hapis, aslında herkes kendi içine hapis. Biter, diyorlar, bitmez diyorlar, aşı diyorlar, yeter diyorlar, yetmez diyorlar. Ne derlerse desinler mesele de bu değil, bu sadece tuzu biberi aslında. Hayat bu. Her türlü vaka olur milyar yıllık dünyada, gelir geçer. Biraz ışık, biraz umut ihtiyacımız olan çünkü umuttur insanı yaşatan, işte o bizde yok.

Bir şarkı ismi söyle bana. Hani eskiden Sezen bir şarkı yapardı da hepimizin diline dolanırdı. Hani Kayahan söylerdi, Barış Abi söylerdi, şartlar ne olursa olsun yediden yetmişe herkes duyar her herkes bilirdi. Bir şarkı ismi söyle bana. Son birkaç yıl içinde almış yürümüş, dilden dile dolaşmış olsun. Var mı öyle bir şarkı? Batsın bu dünya gibi, Yıldızlar da kayar gibi, bu yüzden her gece ben her gece düşünürüm gibi.

En son ne zaman millet olarak sevindik hatırlıyor musun? Avrupa ya da Dünya Futbol Şampiyonasında yarı final değil, milli maçta Arnavutluk’u 1-0 yendiğimiz zamandaki kadar olsun razıyım. Birazcık yaşı olan hatırlar birkaç güzel enstantane de genç kuşak hangi sevinci anlatacak çocuklarına? Ne gördüler, neyi yaşadılar, neyle umutlandılar söyleyebilir misin? Gözünü yurtdışına dikmelerine boşuna kızma. Hangi umudu verdik, tutunmaları için hangi dalı uzattık bunu sor önce.

Bir kitap adı söyle, bir tiyatro oyunu, bir sinema filmi…

Bir adam, bir kadın ismi söyle.

Öyle yalandan, dolandan değil. Siyaset yapan değil. Gerçekten samimiyetle yaşanabilecek mutlulukları işaret eden, hadi arkadaşlar oraya gidiyoruz diyebilen, ağızlarından bal damlayan, dinlemeye doyamadığın güzel insanlar. Nerede o güzel insanlar?

Akşam olup eve girdiğinde, televizyon karşısında, cipse, çikolataya daldığında, bir tarafta yağ saçan diğer tarafta felaket tabloları çizen televizyon kanallarından, her konuda uzman, her bokolog dövüşken horozların katıldığı tartışma programlarından başka ne kaldı ki elimizde? Dizilerle avunayım dedin, totale yapılmış diye küçümsenen dizilerden sıkıldın paralı kanallara üye oldun ama bak o da yetmedi, bitti gitti. Var mı umudun geleceğe dair? Ne olur, iş, ev, araba hele ki para hiç deme bana. Hiçbir emare görmediğin halde “Hiçbir şey olmasa da bir şeyler olacaktır elbet” diyebiliyorsan eğer. Hayranım, alay değil bu gerecekten hayranım sana.

Şimdi sorsam, say bana desem, kaç felaket yaşadık son birkaç yılda, söyleyebilir misin desem, mutlaka gelir aklına birkaç tanesi ya inan hepsini hatırlayamazsın. Sevinçlerle yaşamaya alışmamış bünye felaket haberlerini de barındırmıyor kendine değmedikçe. Unuttun gitti. Sonuçta işte böyle karamsar, kendi içine dönük, sadece kendini düşünerek tükenip gidiyor günler. Dışarıda bir dünya varmış, yokmuş umursarmış gibi veyahut  ölü ölmüş, diri dirilmiş haberlerine biraz üzülüp biraz sevinmiş gibi yaparak geçmesini bekliyoruz anların.

Bilemiyorum anlatabildim mi meramı mı? Biraz umut, biraz iyimserlik, güzel günler gelecek diyebileceğimiz birkaç küçük başarı bütün istediğim. Var da ben mi görmüyorum, ben miyim bir tek o beldeyi arayan diye soruyorum kendime. El-cevap; Biliyorum yalnız değilim bu alemde.

İşte bu yüzden hırsla sarılıyorum Sait Faik satırlarına;

Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgar, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak, dost olarak bu en iyisi. Ama insan? Yok kardeşim yok, insan bulamayacağız. Bu şehir bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşükken, para kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arabacıdan daha merhametsizce kullanıp da rahat edenler, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. Sonra da düşündüm. Onlar böyle ettiler bu şehri. Belki de bu şehre vebalar, belki de bu şehre koleralar gelecek yakında. (Sait Faik _ Söylendim Durdum)”

Sonra onun gibi söylenip duruyorum kendi kendime.

 

Eyl 242012
 
Işığını sevenler için gönderen yıldız

En yakın yıldızın ışığı dünyaya dört senede ulaşır

En yakın yıldızın ışığı dünyaya dört senede ulaşır

Sevgi emek ister derken, senin ve benim dışımdaki dünyayı, topraktaki karıncadan o sonsuz kara boşluktaki yıldıza kadar emek verenleri görmemek ve sevgimizi sadece konuşmalarımızdan, küsüp barışmalarımızdan, türlü iltifat ve gösterişlerimizden ibaret sanmamız ne büyük haksızlık olur.
Ayaklarımızı denize sarkıttığımız iskeleden gördüğümüz şu yıldızın ışığı, elimizde tutup iştahla dişlediğimiz bu ekmek gibi çok uzak yollardan geldi. Buğdayın nasıl toprağa düştüğünü, toprağı delip nasıl filizlendiğini, nasıl başak olduğunu, nasıl yeni taneler verdiğini, un olurken, hamur olurken, pişip ekmek olurken ne kadar zamanda kimlerin elinden geçtiğini, kimlerin alın teriyle karıştığını ve bize nasıl armağan edildiğini başka bir zaman uzun uzun anlatırım sana ama o yıldızın ışığı biz henüz daha biz çocukken, benim misket oynadığım, senin ip atladığın zamanlarda çıkmıştı yola.
Çocukluğunu hatırladığında benim çocukluğumu da merak ettiğin oldu mu hiç?  Birbirlerinden habersiz, birbirlerinden çok uzakta ama aynı gökyüzü altında oldukları için yakın iki çocuk, karşılaşacakları güne doğru büyürlerken şimdi baktığımız bu yıldızın ışığı  da sabırla bize doğru yol alıyordu.
Ben orta okula giderken sen ilk okul sıralarında olmalısın. Ergen olduğumda belki halen çocuktun. Yeter artık büyüdüm. Ben ben oldum. Varın farkıma diye bağırdığım anlarda belki saçlarındaki beyaz kurdeleyi çözüyordun, belki bir kediyi okşuyordun belki de gözyaşlarınla yanaklarını ıslattığın bir bez bebeğe sarılıyordun teselli bulabilirmiş gibi.  Korktuğum anlarda korkmuş, heyecanlandığım anlarda heyecanlanmış, üzüldüğüm anlarda üzülmüş müydün? Tarifsiz, nedensiz kederlerin ansızın gelip üzerime çöreklendiği anlar senin ağladığın, yüreğimin pırpır edip kabıma sığmadığım nedensiz sevinç patlamaları senin güldüğün zamanlar mı denk gelmişti acaba?

Birbirinden ayrı iki ırmağın yolunu izleyerek birleşmesi ve beraber akmaya başlaması gibi bir benzetme çok mu sıradan bir benzetme olur? Irmaklar, yıldızlar, sevgiden emek emekten sevgi oluşturma çabaları edebi olmaya çalışan bir yazı da çok mu sakil durur? Ne olursa olsun. Sonuçta sevgilim o yıldız ışığını gönderdi bir kere. Şimdi o titrek parıltı görmek istediklerini göremezse eğer, bunca yolu boşu boşuna gelmenin hayal kırıklığıyla geçip gidecek. İster felsefe de ister fizik kuralı. Aynı suda iki defa ıslanamayacağın gibi, aynı ışığı da iki kere göremezsin. Hadi şimdi gülümse.