Mar 042013
 
z kuşağı

Yeni bir kuşak geliyor; “Z kuşağı”

On bir yaşındaki oğlum, “Gece on ikide bilgisayarı açabilir miyim? Ortaçağ ejderhamı gezintiye çıkarmam gerekiyor.” diye sorduğunda şaşırmıyorum. Sonuçta üçbeş internet sayfası karıştırıp, kuşakları, kuşaklar içindeki pozisyonları, pozisyonlar içindeki rolleri azbuçuk da olsa öğrenmişim. X kuşağından olan bendeniz daha Y kuşağının yeni yetmelerine alışamadım ama onların hemen arkasından Z kuşağının geldiğini biliyorum.

Kucağında bilgisayar tıkır tıkır yazarken görüyorum. Annesi “Hadi oğlum sofraya” diye seslendiğinde “Az kaldı anne. İngiliz sörvırındayım” diye cevap veriyor. Baba olarak her her hatayı düzeltmekle sorumlu olduğumdan, server değil, sunucu diyeceksin diye uyarıyorum. Merakla gidip ne yaptığına bakıyorum, farelerin peynir kapmaya çalıştığı bir oyunda kendisi gibi çevrimiçi olan onlarca çocukla bir yandan kapışırken, bir yandan da yazışıyor.

“Sen ingilizce bilmiyorsun ki nasıl anlaşıyorsun?” diye soruyorum merakla. Üç beş kelimeyle cevaplıyor;

Join room, go, come, map…

Onların dünyasında anlaşmak için İngilizceyi mükemmel konuşup yazmak gerekmiyor. Öyle ya da böyle, Türkiye sunucularından sıkılmış, İngiltere, Brezilya, Çin sunucularında dolaşarak 14.000 peynir biriktirmiş, 12.000 fare kurtarmış. Level! Üzerine Level atlamış.

Ben, arkadaşlarım camın önünde ıslık çaldığında top oynamak için çağrıldığımı anlardım. Şimdi çağrılar artık telefonla geliyor.

“Falanca oyunda, falanca odadayım, Arda’yı da ara üçümüz beraber girelim…”

Geri kalan iletişim sanal ağ üzerindeki kurulu gerçeklikte yazışmalardan ibaret.

Altı üstü bir pazarım var. Şu veli toplantısı meselelerinden çoğunlukla yırtmayı başarsam da son toplantı benim üzerime kalıyor. Daha önce silah zoruyla girdiğim toplantılarda olduğu gibi Berke Can’ın durumu nasıl, Anıl Efe ile İremsu neden kavga ediyor meselelerini ve sınıfın perdelerinden, temziliğine kadar orijinal öneriler sunan velileri dinleyip çıkacacağım çare yok. Geçen sene çocuklar ilkokulda oldukları için tek bir öğretmenle kurtarıyorduk işi ama yeni sistemde bir anda kendimizi orta okulda bulduğumuzdan her bir branş öğretmenini ayrı ayrı bekliyoruz.

Gelen öğretmenlerin hepsi şikâyet mi yoksa övgü mü olduğunu anlayamadığım aynı konuda ağız birliği ediyorlar;

“5B oyun oyun oynamak konusunda çok uyumlu olduğu gibi aralarında ciddi bir dayanışma var.”

Oyunda dayanışma… Kendi kendime iyi de ne var bunda diye soruyorum ama sınıf öğretmenimiz aynı fikirde değil.

Okulun güzel bir uygulaması var. Öğrenciler arasından seçilen bir grup her hafta sınıfları dolaşıyor ve en temiz sınıfı seçiyor. Birinci seçilen sınıf bir gün serbest kıyaftle okula gelmeye hak kazanıyor. Geçen senelerde bu serbest günde okula oyuncak getirmek de serbest bırakılıyordu ama haliyle bizimkiler biraz daha büyüdüğü için oyuncakların şekli değişti. Tablet bilgisayarlar, anne babalara ait akıllı telefonlar, PSP oyun cihazları okula gelmeye başlayınca, olanlarla olmayanlar arasında da gruplaşmalar oluşunca sınıf öğretmeni elektronik cihaz getirmeyi yasaklıyor. Bizim sınıf en son serbest gün uygulamasına hak kazanınca, başı kızların çektiği bir grup elktronik cihazlar için gidip sınıf öğretmenine yalvarıyorlar. Aldıkları cevap olumsuz. Sınıf öğretmeninden olumsuz cevap alınca  önce müdür yardımcısına, sonra da (öğrencilik yıllarımda odasının önünden geçmeye bile tırstığım) okul müdürüne gidiyorlar. Cevap yine olumsuz.

Sınıf öğretmenimiz olmaz demesine rağmen, çocukların kendisini atlayıp iki yöneticiye gitmesinden rahatsız oluyor ama asıl şoku ertesi gün sınıfa girdiğinde yaşıyor. Çocukların çoğunun elinde yasakladığı pahalı oyuncakları görüyor. Müdür sınıfa geliyor,cihazlara o gün sonuna kadar el konuluyor ve sınıfa üç hafta temizlik yarışmasına katılmama cezası veriliyor. Çocuklara söz dinlememenin bedelini bu küçük cezayla ödettiğini düşünen sınıf öğretmenimiz ertesi gün sınıfa geldiğinde, bir gün önce yaşadığından daha büyük bir şok yaşıyor; ortalık darmadağınık, her yerde kağıt parçaları, çöp kutusunun dışında portakal mandalina kabukları, yerlerde kalemtıraş çöpleri…

“Neden bu kadar pis burası?” diye soruyor aldığı cevap ilginç;

“Nasıl olsa temizlik yarışmasına katılamıyoruz…”

Devir eskisinden çok hızlı değişiyor.

İş başvurusu için gönderdiği özgeçmişine, deniz kenarında çekilmiş resmini ekleyen, elektronik posta adresini gizemli_geceler@….mail.com olarak belirten, işe girer girmez hemen yöneticilik kapmayı bekleyen, çabuk sıkılan, gerekli gereksiz sorgulayan, itiraz eden Y kuşağına daha alışamamıştım ki itiraz etmekle kalmayan, bildiğini okuyan bilgisayar kurdu ve sosyal iletişim ağlarının hakimi asi Z kuşağı geliyor.

Ne yapmalı bilmiyorum. Yasaklasak mı şu interneti acaba?

Ağu 202012
 
Bütün zamanların en güzel oyuncağı

Bütün zamanların en güzel oyuncağı

Bundan beş yüz ya da bin sene sonra, genç, çok zayıf ama kafası kocaman bilim insanı, o diplerine inilmesi zor bilgi çöplüğünün arasında unutulmuş bir oyuncağı keşfederek, sevinç çığlıkları atıyor.

“Buldum! Buldum! Tarihin en büyük icadını buldum!”

İhtiyar ve yine çok zayıf ama kafası kocaman hocası kaşlarını kaldırıp, neymiş o dercesine bakıyor genç adamın yüzüne.

“Top efendim, top. Tarihin en önemli icadı, en güzel oyuncağı.”

İhtiyar bir saniyeden kısa bir sürede daha önce yaptığı çalışmaları tarayıp ulaşıyor üç harfli kelimeye;

“Kale duvarlarını yıkan barutlu, gülleli kuvvetli silah”

Hayır diyor genç adam o değil

“Cinsel tercihi farklı erkeklere alay etmek için takılan isim”

“Hayır”

Arka arkaya sayıyor ihtiyar ama nafile. Bir türlü tutturamıyor.

Masa üstü, diz üstü, tablet bilgisayar çağı çoktan aşılmış. O günün insanı bu günün insanından, o günün yaşayışı bu günün yaşayışından çok farklı. İlk zamanlarda bilgi ağları ve sosyal medyalar üzerinden haberleşen, kavga eden, sevişen, öğrenen, öğreten insanoğlu o küçücük çipleri kafasının içine yerleştirmeyi başarmış.  Artık yaşadıkları yerden hiç ayrılmadan, sadece gözlerini kapatıp,  becerikli yazılımları çalıştırarak, ürüyor, üretiyor, tüketiyor, tedavi ediyor, adaleti sağlıyorlar. Bırak top oyunlarını, koşmayı bile unutmuşlar. Birbirlerine bağlı zihinleri arasında, bu günlere ait görüntüler, yazılar gelip giderken, genç sevinçle cevaplıyor;

“Efendim top dediğim, zıp zıp zıplayan yuvarlak bir nesne. Çocukların ilk oyuncağı o çağlarda. Yalnız çocuklar değil koca koca adamlar var peşinde.”

“Bu top dediğimiz oyuncak yüzünden onlarca oyun icat edilmiş. Ayakla oynuyorlar, elle oynuyorlar, çemberlerden geçirip, filelerden aşırıyorlar, sopayla vurup, eldivenle tutuyorlar.”

“Çok büyük salonlar stadyumlar yapmışlar efendim. Bildiğiniz gibi değil elli binler yüz binler buralara doluşup, bu yuvarlağın peşinde koşturup duranlara alkış tutuyorlar. Bir defa herkesin bir takımı var. Takım tutmayan adamdan bile sayılmıyor. Aman efendim ne tezahürat, sesleri kısılıyor bağırmaktan.

Genç, küçük bir hesap yazılımı çalıştırıp o günün altın, gümüş, gaz, su, nükleer madde ya da kıymetli olan her neyse onun değerlerine dönüştüren bir hesap yaptıktan sonra devam ediyor.

“Efendim o günlerin değeriyle muazzam paralar dönüyor top oyunlarının gerisinde, bu günün değeriyle işte şu kadar…”

İhtiyar küçük bir ıslık çalıyor “Vay arkadaş!” diyor. “Dünyanın bilgisi kafamın içerisinde ben bu gün bile o kadar kazanamıyorum”

“Bu kadar da değil efendim” diye devam ediyor müthiş keşfin sahibi “Kayıtlarda neler var neler. O günlerin en zengin iş adamları, siyasetçiler, aylarca süren davalar… Milletler yönetiliyor, milletler”

“Hadi canım” diyor ihtiyar.

“Yeminlen efendim. Franco isimli bir adam var ona soruyorlar nasıl yönettin bu insanları bunca sene diye “Üç F ile” diyor; Futbol, Fiesta, Flamenko… Sonra ülkeler karşı karşıya geliyor. Oyun oynamıyor savaşıyorlar sanki. Bakın bunlar o günlerin gazete manşetleri

“Viyanayı fethettik”

“Millilerimiz tarih yazdı”

“Büyük zafer”

İhtiyar bilim insanı koca kafasını kaşıyarak bir an düşünüyor.

“Galiba haklısın evlat. Yazıyla, tekerleğe haksızlık etmekten korkmasam dünyanın en büyük icadı diyeceğim.”

Tekerlek?

Genç bilim insanı olan bilgileri tarıyor, tekerleğe ulaşıyor;

“”Argoda, cinsel tercihi…”