Tem 122019
 

Bütün bilgiler elimizin altındaydı. Bilgisayarlarımızda, cep telefonlarımızdaydı. Her dilde milyonlarca video, milyonlarca kitap, milyonlarca internet sitesi, dünyanın her yerinden hatta evrenin ulaşabildiğimiz en uzak köşesinden milyonlarca resim, ucu bucağı sonu olmayan her gün katlanarak artan bilgi, hepsi ve fazlası elimizin altındaydı. Eskiden devletlerin yıllarca uğraşıp yetiştirdikleri ajanlarla casuslarla,  ulaşmaya çalıştıkları bilgi artık on iki yaşındaki bir çocuğun elindeki telefondan bir dakika içinde ulaşabileceği mesafedeydi. Öğrenmek isteyeceğimiz her şey vardı ama yeni doğmuş sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir sorusunun cevabı yoktu.  Sıpa mıydı? Kuzu mu? Yok oğlak da olabilir… Öğrenmek için her şey varken en basit bilgi yoktu.

Eski TRT arşivlerinden yayınlanan halktan insanlarla röportaj görüntülerine rastlıyorum bazen. Gencinden yaşlısına, köylüsünden kentlisine verdikleri cevapların ciddiyetine, tane tane sözcüklerle kurdukları cümlelere hayran kalıyorum. Hani her tarafı kapalı bir kutuyu içini görmediğiniz halde elinize aldığınızda boş mu dolu mu anlarsanız ya işte o insanların konuşmalarında o ağırlığı hissediyorum. Sonra sosyal medyada dönen sokak röportajlarını görüyorum boş konuşmalar karşısında içim acıyor.

Televizyonun siyah beyaz ve tek kanallı olduğu hatta o kanalın da sadece akşamları yayın yaptığı o yıllarda galiba daha çok öğreniyorduk. Sınırlı saatler içerisine sıkıştırılan yayınlarda neler yoktu ki? Süre kısıtlıydı ama programlıydı. Haber bülteni, belgesel, sinema, açık oturum, dizi film, spor, müzik, sanat, eğlence saati daha aklınıza gelecek ne varsa hepsinin günleri ve saatleri belliydi. Her program özenle hazırlanır, her film, her belgesel özenle seçilirdi. Bugün sığırın yavrusunu bilmeyen kuşak Kaptan Kusto’yu bilmez mesela. James Dean ya da Elizabeth Taylor’u sorsan instagram da arar. Türk Sanat Müziği diye bir müzik türünden haberleri var mıdır acaba? Türk Halk Müziği, Türk Hafif müziği ya da Hafif Batı Müziği diye sorsam örnek gösteren kaç genç çıkar? Oysa biz her Pazar Günü izleyecek başka bir şey bulamadığımız için TRT’nin klasik müzik opera kuşağında Ravel’in Bolerosun’u dinlemiş, Sevil Berberi’nin köşedeki kadın kuaförü olmadığını öğrenmiştik. Belki sevmiştik belki sevmemiş, ne fark eder ki haberdar olmuştuk. Jhon Lennon’u da bilirdik Özay Gönlümü de. Dede Efendiyi da duymuştuk johan Sebastian Bach’ı da.

Dahası, televizyon olmayan yerde yine TRT radyosu vardı. Arkası yarın, “Efektler; Korkmaz Çakar”, Okul Bahçesi, Gecenin içinden…  Dükkanda, atölyede hatta gece başucumuzda. Çok daha meraklı olanlar düğmesini büküp cızırtılı sesler arasında Zagreb radyosunu, Sofya radyosunu, Moskova radyosunu, Arap radyolarını bulur, bilmedikleri dillerin, bilmedikleri şarkılarını dinlerlerdi.

On beş puanlık uzman sorularının sorulduğu yarışma programlarımız vardı mesela. Öyle çoktan seçmeli tahmin yarışmaları değildi onlar. Soruyu doğrudan öyle dümdük dayarlardı. Yarışmacılar, “1914 yılında doğan şair Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte Garip adı verilen yeni bir şiir akımının…” diye başlayan sorunun cevabını önlerindeki kartona yazıp Orhan Veli Kanık diyerek cevaplarlarsa ne alâ aksi takdirde mahcup bir ifadeyle “Yanıt yok” demeleri gerekirdi. Öyle yarı yarıya joker hakkımı kullanayım, arkadaşımı arayayım Google’ dan baksın, bana en yakın gelen “C şıkkı” falan yoktu. Bildin, bildin. Bilemedin o soru gitti.

Mahalle bakkalların çoğunun olmazsa olmazı gazete ve ekmekti. Sabahları gazete, ekmek, süt alma alışkanlığımız vardı mesela. Evine gazete girmeyen kişi berberde kahvehanede okurdu. Daha olmadı trende, otobüste kaçamak bakışlarla önündekinin, yanındakinin gazetesini okurdu. Yazı dizileri, seri hikayeler, çizgi romanlar için de alınırdı gazeteler ama asıl her gazetede ne diyecek acaba bu konuda diye merak edilen, yerinde ağır, sözü sağlam, bilgisiyle belgesiyle yazan, düşündüren baba köşe yazarları, başyazarlar vardı. Bugün hangimiz kaç köşe yazarını gösterebiliriz ki bu tanıma uyan? Bakalım bu konuda ne diyecek diye ertesi günkü yazısını beklediğimiz kaç yazar sayabiliriz?

Evet o yıllarda daha çok öğreniyorduk çünkü başka seçeneğimiz yoktu. Sonra biz büyüdük, internet denilen o harika icat çıktı. Bütün dünya elimizin altındaydı. Bütün bilgiler birkaç dakika hatta saniye uzağımızdaydı. Seçenekler sınırsızdı. Artık daha özgürdük, daha çok öğrenebilirdik oysa özgürleştikçe cahilleşiyorduk. Halbuki Avrupa Rönesans’la Avrupa olmuştu ve Rönesans’ın temelinde özgür düşünce vardı.

Sorunumuza dönersek; yeni doğmuş sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir?

Sığırcık olmasın?